Kuranı kerim mucizeleri nelerdir, kuranı kerim mucizeleri, kuranı kerim mucizeleri belgeseli, kuranı kerim mucizeleri izle, kuranı kerim mucizeleri video, kuranın bilimsel mucizeleri, kuran bilimsel, mucizeleri hakkında 10 ayet, kuran mucizel

Advertise

Aramak İstediğiniz Konuyu Alttaki Kutucuğa Yazınız

Öncelikle Şunu söylemeliyim ki Burada Yazan mucizeler Çok ama çok az bir kısımıdır.Zaman Buldukça Tespit Edebildiğimi ya da başka Müslüman arkadaşların kaynaklarından okuduklarımı Ekleyeceğim. Allah'ın Selamı Üzerinize olsun ...

Gökyüzündeki Kırmızı Gül

Rahman suresi 37. Ayeti kerimede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

“Gök yarılıp da, erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman.”(Rahman 37)

Bu ayet-i kerimeyi izaha geçmeden önce ayette geçen bazı kelimeleri tahlil edelim. Öncelikle ayetin başında إِذَا  kelimesi vardır. Bu kelime gelecek zaman zarfı olup şart anlamı taşır. Ayrıca gizli bir fiil olan رَأَيْتَ ‘’ (ra eyte) sen gördün’’ fiilinin mefulü (nesnesi) olur. Yani anlam “sen göreceğin zaman” anlamındadır. İkinci olarak انْشَقَّتِ  (inşekkat) kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime lügatte ‘’yarılmak’’ anlamında kullanılır. اَلدِّهَانُ (eddihan) ise Arapçamızda iki anlamda kullanılır. Birincisi kızgın yağ, ikincisi ise tabaklanıp boyanmış deri (sahtiyan) anlamında kullanılır.

Bu izahlardan sonra şimdi ayet-i kerimeyi yeniden tercüme edelim. Eğer gökyüzü yarılır ise sen gökyüzünü sahtiyan (tabaklanmış ve boyanmış deri) gibi veya kızgın yağa benzer bir gül olarak görürsün. Bu ayeti kerimeyi birçok müfessir kıyametin koptuğu andaki gökyüzünün durumu olarak tefsir etmişlerdir. Çünkü gökyüzünün yarılması onlara kıyameti hatırlatmıştır. Oysa biz şu anda gökyüzünün yarılmasını atmosferin delinerek uzaya gidilmesi olarak anlayabileceğimiz gibi, teleskoplarla da nazarımızın gökyüzünü yarıp öteleri izlemesi olarak ta anlayabiliriz. İşte bu cihette ayetin anlamı ‘’Eğer siz gökyüzünü delerek uzaya çıkmaya güç getirirseniz veya icad ettiğiniz aletlerle gökyüzünü yarıp ötesini izlemeye muvaffak olursanız gül renginde bir sahtiyan veya kızgın yağ göreceksiniz’’ demektir.

Peki “erimiş bir yağ gibi kıpkırmızı bir gül”  ne demektir. Dilerseniz bu konuda bilim adamlarının ve uzay araştırmacılarının görüşlerine yer verelim.

Nebula uzayda bulunan ve geniş alanlara yayılmış olan gazlar, toz, hidrojen, helyum ve diğer iyonize gazlardan oluşan bulutsu yapılara verilen isimdir. Bu gaz püskürmeleri oldukça büyük ve hızlıdır. Daha sonraları bu gazlar yakınlaşarak bir gaz bulutu oluştururlar. Bu gaz bulutunun sıcaklığı 15.000 °C den fazladır.

Gerçekten de günümüzde yapılan uzay araştırmaları sonucunda bilim adamları tıpkı ayette ifade edildiği gibi erimiş bir yağ gibi kıpkırmızı bir gül renginde bir Nebula ile karşılaşmışlardır.Evet bu Nebula tıpkı bir güle benzediğinden dolayı bilim adamları tarafından Gül şeklini andıran gaz bulutu manasında “Rosette Nebula” olarak isimlendirilmiştir. 

Rosette Nebula geniş bir toz ve gaz kütlesidir ve Dünya’dan yaklaşık olarak 5.500 ışık yılı uzaklıkta ve çapı yaklaşık 130 ışık yılıdır. Ve görünümü ise tıpkı Kur’an’da belirtildiği gibi erimiş bir yağ gibi kıpkırmızı bir gül şeklindedir.


Günümüzdeki teknolojik gözlem araçları ile ancak ortaya çıkarılabilen bu gerçeğin bilim ve tekniğin olmadığı bir asırda, okuma yazma dahi bilmeyen bir insan tarafından haber verilmesi sizce ne manaya gelmektedir. Evet madem o asırda yaşamış okuma yazma bilmeyen bir insanın böyle bir haber vermesi mümkün değildir. O halde Kur’an Allah’ın ezeli kelamı ve bu haberi bizlere getiren zat da (a.s.m) onun elçisidir. İnandık ve itaat ettik.

Kapıyı Çalan Yıldız

İnsan kulağı alemdeki tüm sesleri duyamamaktadır. 250 Hz ve 3000 Hz arasındaki konuşma frekansı bölgesini duyar.  Bunun altındaki infrasound denilen alçak frekanstaki sesleri ve üzerindeki Ultrasonic denilen çok yüksek frekanstaki sesleri duyamaz. Bunlar ancak  bu yüksek frekansları algılayan cihazlar ile kaydedilebilir.

Asrımızda bilim ve tekniğin gelişmesi ile alemde çok yüksek frekansta ses çıkaran, atmosferden tutun güneş sistemindeki bir çok gezegenin çıkardığı ultrasonik sesler kayıt altına alınmıştır. Bunların içlerinde en ilginç olanı Bilim adamlarının Pulsar diye isimlendirdikleri, ismi Kur’an da Tarık yıldızı olarak geçen ve kendisine yemin edilen bir yıldızdır. Evet ismi Tarık olan bu yıldız tıpkı kapıyı çalan bir kimsenin çıkardığı ses gibi ses çıkartmaktadır. İşin en ilginç yanı ise Arapçada Tarık kelimesinin kapıyı çalan manasında olmasıdır.

TÂRIK, aslında “tark” kökünden ism-i fâildir. Tark, bir ses işitilecek şekilde şiddetle vurmak, çarpmaktır. Buna göre “târık”, esasen “tokmak vurur gibi şiddetle vuran ve kapıyı çalan” demektir.

Bundan 1400 yıl önce bilim ve tekniğin olmadığı bir zamanda kapıyı çalan manasında Tarık olarak bildirilen bu yıldızın bu zamanda keşfedilen sesinin tıpkı kapı çalması şeklinde olması ne ile izah edilebilir?

Eğer Kur’ana haşa beşer kelamı dersek  o zaman Peygamber efendimiz (s.a.v.) in bundan 1400 sene önce bu ultrasonik sesleri, yüksek frekans algılayan cihazlar ile kaydedip sonra buna Tarık dediğini kabul etmek zorunda kalırız ki bu fikri kabul edebilecek yeryüzünde tek bir insan yoktur.

Evrenin genişlemesi

Bir kitap düşünün, bilimin ancak 100 sene önce keşfedebildiği bir hakikati, tam 1.400 sene önce haber veriyor. Ve bir insan düşünün, bilim adamlarının yakın tarihte keşfedebildiği bir hakikati, yine tam 1.400 sene önce bildiriyor. Acaba, bu kitabın ilahi bir kitap ve bu zatın fevkalade bir zat olduğu hakkında hiç şüphe edilir mi ?


Kur’an-ı Kerim tam 1.400 sene önce evrenin genişlediğinden haber vermektedir.

Zariyat suresinin 47. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır: “Biz göğü kudretimizle bina ettik ve şüphesiz biz onu genişletiyoruz.” Türkçeye “Şüphesiz biz genişletiyoruz.” şeklinde çevrilen ifadenin Arapçası إِنَّا لَمُوسِعُونَ şeklindedir. مُوسِعُونَ kelimesi, “genişletmek” anlamına gelen أَوْسَعَ  fiilinden türemiştir. Başındaki “lâm” ise, lâm-ı tekit olup, takip ettiği isim ya da sıfata vurgu yaparak “çok fazla” anlamı katmaktadır. Dolayısıyla bu ifade: “Biz evreni çok fazla genişletiyoruz.” anlamına gelmektedir.

Kur’an’ın evrenin genişlemesinden haber veren ayetini bu şekilde tahlil ettikten sonra, şimdi de bu konuda ilmin ne dediğine bakalım:

20. Yüzyılın başlarına kadar bilim dünyasında hâkim olan tek bir görüş vardı. Bu görüş, evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri aynı şekliyle süregeldiği görüşüydü. 20. Yüzyıla kadar hiçbir bilim adamı evrenin genişlemesinden bahsetmemiş, bırakın bahsetmeyi belki bunu hayal bile etmemişti.

Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre 20. yüzyılın başlarında, evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar.

Bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı.

Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllarda yapılan gözlemlerle de kesinlik kazandı. Her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise, “sürekli genişleyen” bir evren anlamına gelmektedir.

Evrenin genişlemesini daha iyi anlayabilmek için şöyle düşünebilirsiniz: Evreni, şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünün. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.

Bu bilimsel gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken ve insanlar Güneş’i bir elma büyüklüğünde zannederken, Kur’an asırlar önce bu hakikati bildirmiş ve evrenin genişlemekte olduğunu açıkça beyan etmiştir.

Bu ise Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu çok parlak bir şekilde ispat etmektedir. Zira 20. asırda ancak keşfedilebilen bilimsel bir gerçeğin, bundan 14 asır evvel bir kitapta yazması ve bu hakikatin bir beşer tarafından haber verilmesi ancak şu iki şeyden biri ile mümkündür:

  1. Ya bir beşer bu bilimsel gerçeği tek başına keşfetmiştir.
  2. ya da bu haber, evreni yaratan ve onu genişleten Allah’ın haberidir. Bu haberin yazıldığı kitap Allah’ın kitabıdır. Ve bu kitabı tebliğ eden zat da O’nun resulüdür.

Başka bir şık yoktur ve birinci şıkkı kabul etmek mümkün değildir. Çünkü on dört asır önce, teleskopun isminin bile bilinmediği bir devirde, son derece gelişmiş dev teleskoplarla ancak keşfedilebilen bir hakikati bir beşerin kendi kendine keşfetmesi mümkün değildir. Hatta bu sebepten dolayıdır ki, dünya tarihinin en büyük dehaları, gözlemleriyle ve bilimsel uğraşlarıyla, genişleyen evren modelini çizememişler, hatta bunu akıllarının ucuna bile getirememişlerdir.

O halde bu haber, on dört asır önce, teknolojinin olmadığı bir dönemde, çölde yaşayan ve okuma yazma bilmeyen bir beşerin kendi sözü olamaz. Bu haberin yazıldığı kitap da ona ait bir kitap olamaz.

O halde geriye tek bir seçenek kalıyor, o da 2. şıkkı kabul etmektir. Yani bu haber, evreni yaratan, onu genişleten ve bu mucizevî haberi elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) ile insanlara haber veren Allah’ın haberidir. Ve bu haberin geçtiği kitap da O’nun kitabıdır.

Eğer şöyle bir soru sorulsa: Belki tesadüfen yazmıştır. Yani Kur’an bir beşerin sözüdür ve bu beşer farkında olmadan bu hakikati kitabında yazmış ve evrenin genişlemesinden bahsetmiştir.

Bu soruya karşı deriz ki: Eğer bir beşerin böyle bir haberi tesadüfen kitabında yazması mümkünse; o asırdan bu asra kadar milyonlarca kitap yazılmıştır. Aynı tesadüf ile bu kitapların birçoğunda aynı haberin geçmesi gerekmektedir. Hâlbuki hakikat bunun tam zıttıdır. Hiçbir beşer kitabında, hatta mesleği astronomi olan dehaların kitaplarında bile, 20. yüzyılın başına kadar böyle bir haber geçmemektedir. Bu haberi ne bir beşer düşünmüş ve ne de bir kitaba kaydedilmiştir. Bu sebeple, Kur’an’ın haber vermesini, tesadüf ile izah edemeyiz. Demek, “Kur’an Allah’ın kitabıdır.” demekten başka bütün yollar kapalıdır.  Tek bir yol vardır, o da Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmasıdır.

Göklerle yerin birbirinden ayrılması

“Evrenin nasıl meydana geldiği?” konusu bilim adamları tarafından her zaman en çok merak edilen ve üzerinde en çok konuşulan konulardan biri olmuştur. Bu konuda tarih boyunca birçok teoriler ortaya atılmış ve zamanın geçmesiyle ve fennin ilerlemesiyle de her teori çürümüş ve hurafeler kitabında yerini almıştır.

Şu an üzerinde ittifak edilen ve geniş şekilde kabul gören teori Big Bang yani Büyük Patlama teorisidir. Big Bang, evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan kozmolojik bir modeldir.


İlk kez 1920’lerde Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi Georges Lemaitre tarafından ortaya atılmıştır. Evrenin bir başlangıcı olduğunu varsayan bu teori, çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları arasında, özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde kabul görmüştür.

Big Bang modeline göre, evren genişlemeden önceki bu ilk durumundayken aşırı derecede yoğun ve sıcak bir halde bulunuyordu. Yani âlem tek bir parça idi. Daha sonra Big-Bang denilen büyük bir patlamayla birbirinden ayrılarak şu andaki şeklini aldı.

Bilim adamlarının 19. Yüzyılda ancak ulaşabildikleri bu bilgiyi Kur’an bize 1.400 sene önce haber vermektedir.

Şöyle ki:

Enbiya Suresi 30. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, göklerle yer birbiriyle bitişik iken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hala inanmıyorlar mı?”

Ayet-i kerimede “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen kelime “ratk” kelimesidir. Ratk, birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış” anlamlarına gelmektedir. Yani tam bir bütün oluşturan iki maddeyi tanımlamak için Arapçada bu kelime kullanılır.

Ayet-i kerimede geçen “fatk” kelimesi ise “ayırmak” manasına gelmektedir. Arapçada bu fiil, bitişik durumdaki bir nesneyi yarıp, parçalayıp dışarı çıkarma anlamında kullanılır. Mesela, tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması Arapçada bu fiille ifade edilir.

Şimdi ayet-i kerimeye tekrar dönelim: Ayette göklerle yerin birbiriyle bitişik, yani “ratk” olduğu bir durumdan bahsediliyor. Ardından bu ikisi “fatk” fiili ile ayrılıyorlar. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkıyor.

Gerçekten de Big Bang’in ilk anını düşündüğümüzde, evrenin tüm maddesinin tek bir maddede toplandığını görüyoruz. Diğer bir deyişle; her şey, hatta henüz yaratılmamış olan gökler ve yer bile bu maddenin içinde, birbiriyle iç içe ve ayrılmaz durumdadırlar. Yani ayette ifade edildiği gibi birbiriyle iç içe, “ratk” durumundaydılar. Ardından bu madde şiddetli bir patlamayla yarılıp ayrıldı. Yani Kur’an’ın “fatk” kelimesiyle beyan ettiği ayrılma fiili meydana geldi.

İşte Kur’an, bilim adamlarının asrımızda ancak keşfedebildiği Bing-Bang teorisini, bizlere tam 1400 sene önce haber veriyor.

Kim insaf ile düşünse şunu kabul eder ki: Bir beşer, hem de okuma yazma bilmeyen bir beşer, 1400 sene önce, astronominin olmadığı bir asırda, gökyüzünü kendi başıyla keşfederek bu haberi bizlere veremez. Öyle ya, bilim adamlarının bundan 100 sene önce keşfedebildiği bir hakikati, bir beşer 1400 sene önce kendi başıyla keşfedebilir mi?

Madem keşfedemez, o zaman geriye tek bir seçenek kalıyor ki, o da şudur: Bu hakikati haber veren kitap, bütün âlemleri tek bir maddede toplayan ve daha sonra büyük bir patlamayla o maddeden yeryüzünü, gökyüzünü ve içindeki her şeyi yaratan zatın kitabıdır. Evet, Kur’an O zatın kitabı ve ezeli kelamıdır. İnandık ve iman ettik.

Aşılayıcı rüzgârlar

Bundan tam 1.400 sene önce, aşılamanın önemi ve ne demek olduğunun bilinmediği bir zamanda :

Kur’an bizlere Hicr suresinin 22.  ayet-i kerimesiyle şu haberi vermektedir: “Biz rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik.”

Evet, bu ayet-i kerime rüzgârların aşılayıcı bir özelliğe sahip olduğunu açıkça bildirmektedir. Acaba Kur’an’ın vermiş olduğu bu haber hakkında bilim adamları ne demektedir. Şimdi bunu öğrenelim:

Bilim adamları rüzgârların aşılayıcı özelliğe sahip olduğunu şu şekilde izah ederler: Bütün bitkilerin çiçeklerinde, erkek ve dişi çifti bulunmakta ve erkeğin dişiyi aşılamasıyla meyveler meydana gelmektedir. Bu aşılama fiili ise rüzgârlarlar sayesinde olmaktadır. Allah pek çok bitkinin tohumunu hafif bir esintide bile uçabilecek şekilde yaratmıştır. Yeryüzündeki sayısız bitki türüne ait polenler, çiçek tozları ve tohumlar rüzgarlar vasıtasıyla birinden bir diğerine taşınmakta böylece bitkilerin aşılanarak çoğalmaları ve nesillerinin devamı sağlanmaktadır. Yani rüzgarların aşılayıcı özelliği ile bitkiler üremekte ve çoğalmaktadır.

Rüzgârlar bitkileri aşıladığı gibi yağmurun yağabilmesi için yağmur bulutlarını da aşılamaktadır.Yakın bir zamana kadar rüzgar ile yağmur arasındaki tek ilişki rüzgarın yağmur bulutlarını sürükleyip götürmesinden ibaret zannedilirdi. Evet bu başını gökyüzüne kaldırıp bulutların geçişini izleyen herkesin görebileceği bir şeydi.Ama rüzgar ile yağmur arasındaki ilişki sadece bundan ibaret değildi.

Şöyle ki: Denizlerin ve diğer suların üzerinde köpüklenme nedeniyle “Aerosol” adlı hava kabarcıkları oluşmaktadır. Bunlar rüzgârların karadan sürüklediği tozlarla karışarak Atmosfer’in üst katmanlarına doğru havalanır. Rüzgârların yükselttiği bu parçacıklar su buharı ile birleşir ve su buharı bu parçacıkların etrafında yoğunlaşır. Bu parçacıklar olmazsa yüzde yüz su buharı, bulutu oluşturamaz. Bulutların oluşması, rüzgârların havada serbest şekilde bulunan su buharını, taşıdıkları parçacıklarla aşılamaları ile olmaktadır. Bilimin ve bilim adamlarının bu izahlarından sonra şimdi meseleyi tahlil edelim ve şu soruların cevaplarını bulalım:

 

  • 1- Rüzgârların aşılayıcı özelliğe sahip olduğu gerçeği ne zaman keşfedilmiştir?
  • Cevap: Bu asırda keşfedilmiştir.
  • 2- 20. yüzyılda ancak keşfedilen bu gerçeğin 1400 sene evvel okuma-yazma bilmeyen bir beşer tarafından keşfi mümkün müdür?
  • Cevap: Asla mümkün değildir. Buna mümkün demek, akıldan istifa etmekle mümkündür.
  • 3- Eğer Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu kabul edilmezse, rüzgârların aşılayıcı olduğu gerçeğinin Kur’an’da geçmesi ne ile izah edilebilir?
  • Cevap: Hiçbir şeyle izah edilemez. Kur’an, Allah’ın kitabı olarak kabul edilmezse, hem vermiş olduğu bu haber hem de diğer bilimsel gerçeklerin hiçbiri izah edilemez.

 

Yol ikidir. Ya rüzgârların aşılayıcı özelliğe sahip olmasını ve Kur’an’ın haber verdiği diğer bütün bilimsel gerçekleri okuma-yazma bilmeyen bir beşerin 14 asır önce kendi başına bildiği ve keşfettiği kabul edilecek, ya da “Kur’an Allah’ın kitabıdır. İçindeki bütün haberler, her şeyi bilen Allah’ın sözleridir” denilecek.

Başka hiçbir ihtimal yoktur. Birinci ihtimali hiçbir akıl sahibi kabul edemez. Zira bir beşerin tek başına bunları bilmesi ve keşfetmesi mümkün değildir. O halde geriye 2. ihtimali kabul etmekten başka bir yol kalmaz ki, bu kitap, Allamu-l guyub olan yani gaybları en iyi bilen zatın kitabıdır.

Evet, rüzgârı kim yaratmış ve ona kim aşılama vazifesini vermişse, bu haberin geçtiği kitap da onun kitabıdır. Bu kitaptaki her söz de O’nun sözüdür. İnandık ve tasdik ettik.

Yuvayı dişi arı yapar

Bu delilde işlenecek bilimsel mucizeye geçmeden önce Arapçaya ait bazı bilgiler vermek istiyoruz. Bu bilgiler sayesinde, tahlil edilecek bilimsel mucize daha iyi anlaşılacaktır.

Arapçada kelime cinsiyet bakımından ikiye ayrılır: Müennes ve müzekker. Müennes, dişi varlıkları gösteren kelimelere; müzekker de erkek varlıkları gösteren kelimelere denir. Arapçada, ister hayvan olsun, ister bir bitki; ister nesne olsun, isterse bir fiil bunlar ya müennestir ya da müzekkerdir. Demek Arapçada fiiller de dişi ve erkek olarak ikiye ayrılmaktadır. Cümlenin faili erkek olduğunda fiil erkek sigayla, cümlenin faili dişi olduğunda fiil dişi sigasıyla gelmektedir. Yani fiil ile fail arasında cinsiyet bakımından bir uyum vardır.

Bu bilgilendirmeden sonra, şimdi Nahl suresinin 68 ve 69. ayetine dikkat kesilelim:

“Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin. Sonra meyvaların hepsinden ye de, Rabbinin (sana) kolay kıldığı yollara gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir bal çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır. Şüphesiz ki bunda düşünen bir kavim için, büyük bir ibret vardır.”

Arapçada arının erkeği ve dişisi aynı şekilde “Nahl” olarak yazılır. Bu kelimenin ayrıca dişisi yoktur. Ancak Kur’an, arıya yapılan vahyi ve arının yaptıklarını anlatırken fiilin dişi formunu kullanmaktadır. Biraz önce ifade ettiğimiz gibi, Arapçada fiiller dişiye ve erkeğe göre farklı çekilirler. Başka birçok dünya dilinde de bu böyledir. Kur’an’da arının yaptıkları anlatılırken fiilin dişi sigası kullanılmıştır. Şöyle ki:

 

  • 1- Ayet-i kerimede “ev edin” manasını beyan etmek için; erkek için kullanılan اِتَّخَذْ  kelimesine bedel, dişi için kullanılan اِتَّخَذِي  kelimesi gelmiştir.
  • 2- “Her türlü meyvelerden ye” manasını ifade etmek için; erkek için kullanılan كُلْ  kelimesine bedel, dişi için kullanılan كُلِي  kelimesi gelmiştir.
  • 3- “Rabbinin yollarına gir” manasını beyan için; yine erkek için kullanılan اُسْلُكْ  kelimesine bedel, dişi için kullanılan اُسْلُكِي kelimesi gelmiştir.
  • 4- “Bal onun karnından çıkar” ifadesindeki “onun” zamiri, erkeğe işaret edenهُ  ye bedel, dişiye işaret eden هَا ile ifade edilmiştir.

 

Demek, Kur’an’ın saydığı eylemler olan; evini yani kovanını inşa etmesi, bal özünü toplamak için her türlü meyvelerden yemesi, Allah’ın vahyettiği yollara girmesi ve balı karnından çıkarması dişi bal arısı tarafından yapılmaktadır. Yani sayılan bütün eylemlerin faili dişi bal arısıdır.

Acaba Kur’an’ın 1.400 sene önce vermiş olduğu bu haber hakkında bilim adamları ne demektedir? Gerçekten de sayılan faaliyetleri dişi bal arısı mı yapmaktadır? Şimdi gelin, bu konuda bilim adamlarının sözlerine kulak verelim, bakalım onlar ne diyor? Onlar diyor ki:

Kur’an’ın saydığı bütün faaliyetleri dişi arı olan işçi arılar gerçekleştirmektedir. Kur’an’ın saydığı bu faaliyetler ile erkek arıların hiçbir ilişkisi yoktur. Dişi olan işçi arılardan daha iri yapılı ve kocaman gözlü olan erkek arıların tek görevi genç ana arıyı beraber olarak üremelerini sağlamaktır. Yaz sonunda bu görevini yerine getiren erkek arılar dişi arılar tarafından kovandan atılır ve dişi arıların bakımıyla yaşamaya alışkın oldukları için çok geçmeden ölürler.

Gördüğünüz gibi, Kur’an’ın vermiş olduğu haberle bilimin bu asırda ulaştığı netice birdir ve aynıdır.

Kur’an’ın 1400 sene önce bize gösterdiği ama bilimin yakın  bir zamanda keşfettiği bu hakikat Kur’an’ın mucizevi bir haberidir.

Hâlbuki Kur’an’ın nazil olduğu asırda insanların kovan içindeki iş bölümünün detaylarını bilmesi mümkün değildir. O asrın insanları, ne işçi arıların dişi olduğunu, ne de kovanı inşa etmek ve bal yapmak gibi faaliyetlerin dişi işçi arılar tarafından yapıldığını biliyordu. Ama Kur’an bunu haber verdi ve haber verdiği gibi de çıktı.

Kur’an’ın akılları hayrette bırakan bu büyük mucizesi karşısında onun Allah’ın kitabı olduğunu kabul etmekten başka bir yol var mıdır?

Kur’an, arıya vahyeden ve onun karnında balı pişiren zatın kitabıdır. Balı dişi arıya yaptırmış, ona vahyetmiş ve asırlar önce kitabında bunu bizlere haber vermiştir. Evet Kur’an Allah’ın kitabı ve onun ezeli hitabıdır. İnandık ve tasdik ettik.

Arı bir matematik profesörü müdür?

Kur’an’da dikkat çekilen dişi bal arısının yaptıklarını iyice incelediğimizde arının kabiliyetlerine şaşmamak elde değildir. Arının yaşayacağı evini yani kovanını oluşturması, bu evin içindeki petekleri inşa etmesi matematiksel bir deha gerektirmektedir.

Bal arıları milyonlarca yıldır peteklerini altıgen yapmaktadır (On milyonlarca yıl öncesine ait arı fosillerinden bu anlaşılmaktadır).

Acaba neden bu şekil dikdörtgen, beşgen, sekizgen değil de altıgendir?

Bunu araştıran matematikçiler birim alanın tamamen kullanılması ve en az malzemeyle petek yapılabilmesi için en ideal şeklin altıgen olduğunu ortaya koydular. Petekler üçgen ya da dörtgen olsaydı, boşluksuz kullanılabilecekti. Fakat altıgen hücreler için kullanılan malzeme üçgen ya da dörtgen için kullanılan malzemeden daha azdır. Diğer birçok geometrik şekilde ise kullanılmayan bölgeler ortaya çıkacaktı. Sonuç olarak altıgen hücre, en çok miktarda bal depolarken, yapılması için en az balmumu gereken şekildir.

Dişi (işçi) arıların bu çalışmalarında en çok ilgi çeken durumlardan biri; on binlerce işçi arının her birinin, birer tuğlacığını bıraktığı bu yapının, geometrik ölçülere bütünüyle uyabilmesidir.

Matematikçiler verilen belirli miktardaki balmumuyla yumurtadan çıkacak kurtçukları içine alabilecek daha geniş bir yer yapılamayacağını ispatlamışlardır. Böylece işçi arılar belirli miktar-daki gereçle, gereken büyüklükteki bir yapının en ekonomik biçimde nasıl yapılabileceğini göstermektedirler. Antoine Ferchault adındaki bir Fransız böcek bilgini, bunu “Arılar problemi” diye tanınan bir geometri problemi olarak ortaya koymuştur. Bu problem şudur:

“Tabanı birbirlerine göre eğimi aynı olan üç çeşit eşkenar dörtgen ile kapanmış düzgün altıgen bir dik prizma verilsin. Bu prizmanın toplam yüzey alanının en küçük değerde olması için eşkenar dörtgenler arasındaki açılar ne olmalıdır?” Biri Alman, biri İsviçreli, biri de İngiliz olan üç tanınmış matematikçi bu problemin çözümüyle uğraştılar ve şu sonuca vardılar: 70° 32′ (70 derece ve 32 dakika). Gerçekten de bu, dişi bal arılarının yaptığı petek gözeneklerinin açısının tamı tamına aynısıdır.

İşçi arılarımız peteğin yapımına birkaç farklı noktadan başlarlar. İş ilerledikçe peteğin gözenekleri orta yerde birleşir. Bu durumda kaynaşma noktasındaki peteklerin açıları yine kusursuzdur. Bu işçi arıların peteğin yapımına rasgele koyulmadıklarını, başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki uzaklıkları, arkadaşları olan diğer işçi arılarının pozisyonlarını önceden çok ince bir şekilde hesapladıklarını ortaya koyar.

En usta matematikçiler bile arının hesabının kusursuzluğunu 70° 32′ (70 derece ve 32 dakika)’yı hesaplayarak ortaya koymaktadırlar. Fakat bu matematik profesörlerine elinize bir cetvel alın, bu açıları tam tutturarak bir altıgen çizin desek, hele hele bu hesapları yapan üç profesöre üçünüz ayrı yerden başlayarak altıgenler çizin, ortadaki altıgenler de tam düzgün, kusursuz olsun desek hiç şüphesiz bu kadar ince bir çizimi beceremezlerdi.

Görülüyor ki arı, hem büyük bir teorisyendir, hem de müthiş bir pratisyendir. Teoride hesaplanması çok zor olanı hesaplamış, pratikte ise bizim el ve gözlerimizle tayin edemeyeceğimiz hassaslıktaki ölçüleri tutturmuştur. Altı hafta yaşayabilen arılar tüm bu hesapları ve uygulamaları nasıl gerçekleştirmektedir?

Arıların bu yaptıklarını “içgüdü” diye niteleyip, tüm bu harikalıkları tesadüfen oluşmuş gibi göstermek ne kadar acıdır. İçgüdü kelimesi, sadece bir isimlendirmeden ibaret olup aslında hiçbir açıklama ortaya koymayan bir terimdir.

Kur’an arıya vahyedildiğini söyleyerek, arının tüm bu yaptıklarının, Allah’ın programlaması ve düzenlemesinin sonucunda olduğu ortaya koymaktadır.

Altı haftada en zeki canlı olan insan “1.2.3” diyerek, üçe kadar saymayı bile beceremez. Arının tüm bu yaptıklarının ne arı tarafından öğrenildiğini, ne de tesadüfen oluştuğunu söylemek mümkündür.

İşte balın yapılmasını anlatan Kur’an ayetlerinin hakikate mutabık çıkmasıyla Kur’an Allah’ın kelamıdır.

Denizlerin birbirine karışmaması

“İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Rahman Suresi 19-20)

Evet, ayetin ifadesi akıllara durgunluk verecek bir tarzdadır. Zira ayet-i kerime, onca fırtına ve dev dalgalara rağmen denizlerin birbirine karışmadığından haber vermektedir. Halbuki bırakın dalgalı denizleri, bir çay bardağında bile iki farklı sıvıyı karıştırmadan bir arada tutmak imkânsızdır.

Fakat bilim, Kur’an’ın ayetlerini her zaman olduğu gibi yine tasdik etmekte ve onun Allah’ın kelamı olduğunu ispat etmektedir. Şöyle ki:

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız deniz bilimci Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır:

“Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz’in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu’ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı’nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendep Boğazı’nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik.”

Kaptan Cousteau’yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmaması, Kur’an’da on dört asır önceden şu ayet-i kerime ile beyan buyrulmuştur:

“İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Rahman Suresi 19-20)

Yeryüzündeki bir başka su engeli türü de, tatlı su nehirlerinin denize döküldükleri haliç ve deltalarda görülür. Hem üst, hem dip akıntılarıyla birbirlerine karışması son derece mümkün olan nehirler, denizlere döküldükleri noktalardan asla tuzlu su ile karışmazlar. Eğer Allah bu iki su arasına karışmama kanunu koymasaydı, yeryüzündeki tatlı su nehirleri tuzlu deniz suyu ile karışır içlerindeki ve çevrelerindeki canlılarla birlikte yok olup giderdi.

Kur’an bu tatlı ve tuzlu suların karışmaması mucizesine bir başka ayetiyle de şöyle dikkat çekmektedir:

“İki denizi birbirine salıveren de O’dur. İşte şu susuzluğu gideren tatlı bir su, diğeri de tuzlu ve acı bir sudur. Aralarına ise, Allah, birbirlerinin sınırlarını aşmaktan alıkoyan bir engel koymuştur.” (Furkan:53)

Evet, hem denizlerin birbirine karışmaması hem de  tatlı su nehirlerinin denizlere karışmaması Allah’ın kudretinin sonsuzluğunu gösterdiği gibi, bu hadisenin 1400 sene önce Kur’an’da ifade edilmesi de Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu ispat etmektedir. Zira bu bilgiyi o asırda yaşayan bir insanın keşfine dayandırmak mümkün olmadığı gibi, o asırda yaşayan tüm insanların keşfine dayandırmak da mümkün değildir. On dört asır önce bir insanın tek başına, bilimin ancak bu asırda keşfedebildiği bu hakikati keşfetmesi ve bunu yazması imkansızdır.”

O halde Kur’an, asla bir insan sözü olamaz. O, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan Allah’ın ezeli kelamıdır.”

Evrendeki mükemmel yörüngeler

Çıplak gözle gökyüzüne bakıldığı zaman hareketsiz bir evrenin var olduğunu zannederiz. Evren’deki devasa faaliyetler ancak teleskobun keşfedilmesiyle farkedilmeye başlanmıştır.

Tarihin çok uzun bir döneminde insanlar Dünya’yı sabit, Güneş’i ise Dünya’nın etrafında dönüyor zannettiler. Sonra Kopernik, Kepler, Galileo ile başlayan süreçte insanlar Güneş’in sabit bir şekilde ortada durduğunu, Dünya’nın ise sabit bir Güneş’in etrafında döndüğünü keşfettiler. Bilimde devrim sayılan bu keşif çok önemliydi ancak, henüz güneşin kendi yörüngesinde hareket ettiği keşfedilmemişti.

Daha sonra ise gelişmiş teleskopların ve astronomi biliminin gelişimi sayesinde Güneş’in de hareket ettiği ve Dünya’nın hareket eden bir Güneş’in etrafında döndüğü anlaşıldı. Güneş, etrafında bulunan gezegenleri ile beraber, saatte 720.000 km.den daha büyük bir hızla Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı’na doğru hareket etmekteydi.

Bilimin ancak asrımızda keşfedebildiği bu buluş, Kur’an’da 1400 yıl önceden açıklanıyordu:

 

  • “Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu, aziz ve âlim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin 38)
  • “Ne güneş aya yetişip çarpar, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler” (Yasin: 40)
  • “Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler” (Enbiya: 33)
  • “Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gidiyorlar.” (Lokman:29)

 

Gördüğümüz gibi, Kur’an tam 1400 sene önce Güneş’in ve diğer yıldızların hareket ettiğinden haber vermekte ve bu haberleriyle de Allah’ın kitabı olduğunu ispat etmektedir.

Güneşin hareketiyle ilgili diğer bir bilimsel buluşa da Kur’an farklı bir ayetiyle dikkat çekmektedir: Saffat Suresinin 5. ayeti kerimesinde:

“O, semavatın ve yeryüzünün ve bu ikisi arasındakilerin ve doğuların Rabbidir.” ( Saffat Suresinin 5. ayeti )

buyurulmaktadır. Bu ayette geçen “doğuların Rabbi” ifadesinden güneşin birden fazla doğuş yeri olduğu anlaşılmaktadır ki güneşin doğduğu “yer” olarak bildiğimiz “doğu”nun aslında “yerler” yani birden fazla “doğu” olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir.

Evet, güneş her sabah doğmakta ve her akşam batmaktadır. Fakat tüm bu doğuşları ve batışları, her seferinde Evren’in ayrı bir noktasında gerçekleşmektedir. Yani sema denizinde yüzen yıldızlar ve gezegenler, geçtikleri yollardan bir daha geçmemekte ve yörüngelerinde akıp gitmektedirler.

Dünyanın yuvarlak oluşu sebebiyle bir yerde doğan Güneş aynı anda bir başka yerde batıyor. Gece gündüzü, gündüz de geceyi kovalıyor. O halde Güneş’in doğduğu “yer” değil, “yerler” söz konusudur. Yerkürenin her noktası için sabah saatleri değişiktir. Her yer ayrı ayrı saniyelerde Güneş’in doğuşunu bekliyor. Güneş’i uzayın bambaşka yerlerinden “doğarken” seyrediyoruz. Güneş aynı Güneş, Dünya aynı Dünya, ama Uzay’ın yeri değişik…

Şimdi, anlattığımız bu iki Kur’an mucizesi ile ilgili bazı sorular soralım:

 

  • 1- Acaba Kur’an’ın 1400 sene önce haber verdiği “Güneş’in ve yıldızların hareket ettiği” gerçeğinin bilim adamları tarafından tasdik edilmesi “Kur’an’ın, gökleri yaratan, onda yollar takdir eden ve Güneş’i ve yıldızları o yollarda gezdiren Allah’ın kelamı olmasından” başka bir manaya gelebilir mi?
  • 2- Bu asra kadar yaşamış birçok bilim adamı tarafından reddedilen ve ancak bilim ve teknik asrı olan bu asırda, dev teleskoplarla keşfedilebilen bir hakikatin, 1400 sene evvel okuma-yazma bilmeyen bir insan tarafından keşfedilmesi mümkün müdür?
  • 3- Gökyüzüne ait bilgilerin neredeyse tamamının hurafe ve yanlış olduğu bir dönemde, insanların gündeminde böyle bir konu yokken niçin, Hazreti Muhammed (asm) bu iddialarda bulunsun ve o asrın insanlarına muhalefet ederek kendi doğruluğu hakkında şüpheye düşürsün?

 

Bütün bu sorular ancak Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmasıyla izah edilebilir. Kur’an’ın bir beşer sözü olduğu kabul edilirse, cevap verilemeyen yüzlerce soru ortaya çıkar. Kur’an’daki hiçbir bilimsel haber izah edilemez.

Bütün sorulara karşı kalbi ve aklı ikna edebilecek tek cevap şudur: Kur’an Allah’ın ezeli kitabı ve insanlara karşı bir hitabıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise Allah’ın Resulüdür ve habibidir. İnandık ve tasdik ettik.

Döndükçe kutuplardan basıklaşma

“Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten yeryüzüne yönelip onu uçlarından eksiltiyoruz. ” (Rad 41)

“Onlar görmüyorlar mı ki, biz yeryüzüne gelip uçlarından noksanlaştırıyoruz.” (Enbiya 44).

Bu iki ayet-i kerimede yeryüzünün uçlarından eksildiğinden ve noksanlaştığından bahsedilmektedir.

Acaba gerçekten de yeryüzü uçlarından noksanlaşıyor mu?

Bu noksanlaşmanın manası ne olabilir?

Bu konuda bilim adamları ne demektedir?

Nasa’nın verilerine göre, Dünya’nın ekvator yarıçapı 6378,5 km. iken kutuplardan yarıçapı 6357 km.dir. Bu yaklaşık  % 0,3’lük bir fark demektir. İşte ayet-i kerimedeki “uçlarından eksiltiyoruz” ve “uçlarından noksanlaştırıyoruz” ifadeleriyle kutuplardaki bu basıklığa işaret edilmiştir. Ayrıca şu noktaya da dikkat çekiyoruz ki: Ayet-i kerimede “eksilttik” ifadesi yerine “eksiltiyoruz” ifadesi kullanılmıştır.

Bu ifadeden anlıyoruz ki, eksiltilme hâlâ devam etmektedir. Eğer ayet-i kerimede “eksilttik” denseydi, Dünya’nın ilk günden itibaren bugünkü şeklinde yaratıldığını anlayabilirdik. “Eksiltiyoruz” ifadesi ise, bir süreç sonunda oluşumu anlatmaktadır. Yani eksiltilme hâlâ devam etmektedir. Kur’an’ın bu ayetinden çıkan şu iki nokta, Dünya’nın yaratılışıyla ilgili bulgularla tam uyum içindedir:

  • 1- Dünyanın uçlarından eksilme olmuştur. Gerçekten de Dünya kutuplardan basık, ekvatorda ise şişkindir. Ve bu eksilme ayet-i kerimelerde ifade edildiği gibi hâlâ devam etmektedir.
  • 2- Dünya ilk oluşum anında şu andan farklıydı. Zamanla bir süreç sonunda uçlarından eksilme olmuştur. Bu, Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gerçekleşmiştir.

Kur’an’ın incelediğimiz ayet-i kerimelerinden çıkan bu sonuç da bilimsel bulgularla tam bir uyum içindedir. Ayet-i kerimelerde bu noktaların dışında başka bilimsel gerçeklere de işaret edilmiştir.

Bunlardan biri, Dünya’nın dönüşü ile beraber Dünya’nın etrafında az da olsa sürekli bir madde kaybının olduğudur. Ayet-i kerimelerdeki “ eksiltiyoruz” ve “noksanlaştırıyoruz” ifadeleri, Dünya’nın etrafındaki bu madde kaybına işaret etmektedir. Bilim adamları, Kur’an’ın bu işaretini de doğrulamış ve az da olsa Dünya’nın etrafından sürekli bir madde kaybı oluştuğunu kabul etmişlerdir.

Yine bu ayet-i kerimler, bir başka yönden de yeryüzündeki karaların azalmasına bakmaktadır. Manhattan’da bir Nasa araştırma merkezi olan Goddard Uzay Bilimleri Enstitüsü’ndeki bilim adamları, kutuplardaki buz tabakalarının erimesiyle Okyanuslardaki deniz suyu seviyesinin yükselmekte olduğunu keşfettiler. Artan su miktarı ise daha fazla karayı kaplamaktadır. Deniz kıyıları sular altında kaldıkça, yeryüzünün toplam yüzölçümü veya kara miktarı da azalmaktadır. Demek, ayet-i kerimelerdeki “ eksiltiyoruz” ve “noksanlaştırıyoruz” ifadeleri, deniz kıyılarının sularla kaplanmasına ve yeryüzündeki karaların azalmasına da işaret etmektedir.

Şimdi şu noktayı bir düşünelim: Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaşadığı dönemdeki insanların ayet-i kerimelerde anlatılan bu bilimsel gerçekleri bilmeleri mümkün değildi. Hatta günümüzde fizikle ciddi bir şekilde ilgilenmeyen kişilere: Kendi ekseni etrafında dönen bir cismin kutuplarda basıklaşıp basıklaşmayacağından; yeryüzündeki karaların azalmasından; kutupların basıklığından ve yeryüzündeki madde kaybından sorun, cevap alamadığınızı göreceksiniz. Bu bilgi günümüzde bile fiziğe veya Dünya’nın oluşumuna özel ilgisi olanlarca ancak bilinmektedir.

Peki, bu bilgilerin 14 asır önce nazil olan Kur’an’da geçmesini ne ile izah edilebiliriz? Bu kitabı, okuma-yazma bilmeyen bir beşere isnat edersek, bu kitaptaki bilimsel haberlere ne diyeceğiz?

Bu zat, asrımızda ancak keşfedilebilen bu bilimsel gerçekleri 14 asır önce kendi başına mı keşfetti?

Eğer bunu yapamazsa -ki yapamaz- o halde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmasından başka bir seçenek var mıdır? Asla yoktur!

İslam Dinine, özellikle de Kuran ve Peygamberimize saldırıların arttığı bir dönemde, Kur’an’ın bilimsel mucizelerinin ortaya çıkması; Allah’ın bu saldırılara karşı, Mümin kullarına bir yardımı ve bir desteğidir. Kur’an’ın da birer mucizesidir.

Günümüzde Uzay’ın ve Dünya’nın sırları daha çok anlaşılmakta, böylece hem Allah’ın sanatı, hem de Kur’an’ın mucizevî beyanları daha iyi anlaşılmaktadır. Evet, Kur’an kâinatı okuyor, dinlemesini bilenlere…

Güvenilmez dişi ankebut

Ankebut suresi 41. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“Allah’tan başka dostlar edinenlerin misali, kendisine ev edinen dişi örümceğin misaline benzer. Gerçek şu ki, evlerin en çürüğü örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!”

Bu ayet-i kerimede iki önemli nokta vardır. Birinci nokta şudur:

Ayette geçen “ankebut” kelimesi ile dişi örümcek kastedilmektedir. Ayetteki “edindi” manasına gelen اِتَّخَذَتْ  fiilin dişi sigasıdır. Bu fiilin erkek sigası اِتَّخَذَ  dir. Allah-u Teâlâ dişi sigasını kullanarak örümceğin evini dişi örümceğin yaptığını bildirmiştir. İşte Kur’an’daki dişilik ile ilgili bu belirti bir mucizeyi daha ortaya koymaktadır.

Şöyle ki: Hayvanlar üzerine yapılan araştırmalarda örümcekler ile ilgili çok ilginç bilimsel sonuçlara ulaşılmıştır. Bunlardan biri de örümceğin evini erkek örümceğin değil, dişi örümceğin yapmasıdır. Bilimin ulaştığı bu netice, Kur’an’ın verdiği haber ile tam bir uyum içindedir. Kur’an, örümceğin evini dişi örümceğin yaptığını bildirir. Bilim de bunu tasdik eder ve doğruluğunu kabul eder.

Ayet-i kerimedeki ikinci önemli nokta şudur: Örümceklerle ilgili araştırmalar sonucunda ulaşılan bir başka bilgi de şu şekildedir: Canlıların çok büyük bir bölümünde erkekler dişilere nazaran daha iri, daha kuvvetlidir. Örümcekler, dişilerin erkeklerden daha büyük olduğu azınlıktaki canlı türlerinden biridir. Canlı türleri genelde evlerini; sıcaktan, soğuktan, düşmanlardan ve her türlü zarardan korumak için inşa ederler. Oysa örümcek evini; yok etmek, zarar vermek, evine yanlışlıkla uğrayanları yemek için inşa eder. Bu yüzden evlerin en güvenilmezi, örümceğin evidir.

Dişi örümcek, erkek örümcek ile birleştikten sonra kendi erkeğini de yemektedir. Bu yüzden dişi örümceğin evi, bırakın başkalarını, kendi erkeği için bile güvenilmezdir. Eğer erkek örümcek, birleşmeden sonra kaçmayı başarabilen ender şanslı erkeklerden değilse, dişisinin evi kendi mezarı olacaktır. Demek Kur’an, örümceğin evinin çürüklüğü ile bu mecaz manayı kastetmektedir.

Demek Kur’an,

 hem örümceğin evini dişisinin yaptığını haber vermekle hem de evlerin en çürüğünün örümceğin evi olduğunu bildirmekle bir mucizeyi daha ortaya koymaktadır.

Kur’an, Uzay’ın genişlediğinden, Dünya atmosferinin korunmuş tavan kılındığına kadar; denizlerin altındaki dalgalardan, denizlerin birbirine karışmamasına kadar; yıldızların yörüngelerinden, örümceğin evini dişisinin yapması ve bu evin çürüklüğüne kadar pek çok konulardan bahseder.

Bu kadar farklı alanlarda bu kadar çok açıklamalar yapan Kur’an, hiçbir alanda hata yapmaz, tam tersine her alanda gözleri ve gönülleri körelmemişleri hayran bırakacak mucizeler sergiler.

Bundan 14 asır önce yaşamış, okuma-yazma bilmeyen bir insanın bütün bunları kendi başına bilmesi ve haber vermesi mümkün değildir.

O halde Kur’an, ancak ve ancak âlemi yaratan zatın kitabı olabilir. Zira âlem kitabında ne varsa, Kur’an ondan mucizevî bir şekilde bahsetmekte ve her bahsi de doğru çıkmaktadır.

Yeraltı suları ve suyun çevrimi

Kur’an’da geçen, yağmurların yağışı ve suların hayatımızdaki yeriyle ilgili ayet-i kerimeler bizlere dosdoğru fikirler vermektedir. Tarihin başka bir döneminde yaşasaydık bu bilgileri bu kadar rahat kavrayamayabilirdik. Günümüzde suların Dünya’daki çevriminin nasıl işlediği detaylı bir şekilde ortaya konduğu için Kur’an ayetlerindeki sular ile ilgili bilgileri rahatlıkla anlıyoruz. Sular hakkındaki eski bilgileri ve Kur’an’ın ayetlerini karşılaştırdığımız zaman, Kur’an’ın eski dönemin yanlış bilgilerini içermeksizin her konuda olduğu gibi sular konusunda da en doğru bilgileri sunduğunu görüyoruz.  Gerçekten de bize apaçık gelen bu bilgi, acaba tarihin her döneminde bu kadar açıkça bilinebilir miydi?

Bilimsel veriler ile Kur’an ayetlerinin doğruluğunu göstermeden önce, tarihteki en önemli ve dahi sayılan felsefecilerin suyun dönüşümü ile ilgili görüşlerine yer verelim:

Yeraltı sularının varlık sebebini Miletli Thales şöyle izah eder: Kara parçalarının derinliklerinde esen rüzgârların basıncıyla havaya fışkıran Okyanus suyu yerlere düşmekte, böylece toprağın içine geçmektedir. Yani Miletli Thales göre, kara suları Okyanusların rüzgârlarla taşması sonucunda oluşuyor.

Platon da bu görüşleri paylaşıyor ve Okyanusa geri dönüşün de büyük bir girdap vasıtasıyla olduğunu düşünüyordu.

Aristo’ya göre ise, yerden yükselen su buharı dağların soğuk çukurlarında yoğunlaşarak yeraltı göllerini meydana getirir. Kaynak suları da bu göllerden beslenir.

Evet, sizleri güldüren bu görüşleri, asırlarının en dâhi filozofları yapıyordu. Vahyin şaşmaz ve şaşırtmaz mutlak bilgilerine kulak vermeyenlerin bu bariz hataları yapması ise kaçınılmazdır.

Suyun döngüsü ve yeraltı sularının oluşumuna ilişkin ilk belirgin keşif ise 1580 yılında Bernard Palissy’e aittir. Ona göre, yeraltı suları yağmurun toprağa sızmasından ileri gelmektedir. Encyclopedia Universalis’in “Sular Bilgisi” maddesinin yazarı R. Remenieras ise şu bilgileri vermektedir: “Sulara ilişkin tabiat olayları alanında sırf felsefi olan kavramların yerlerini, tarafsız gözleme dayalı araştırmalara bırakmaları için ancak Rönesans’ı beklemeleri gerekti.”

Halbuki Kur’an, yeraltı sularının yağmurlar sonucunda oluştuğunu asırlar öncesinde bilim ve tekniğin olmadığı bir asırda şöyle haber veriyordu.

“Allah’ın gökten bir su indirdiğini ve onu topraktaki kaynaklara geçirdiğini görmüyor musun?” (Zümer suresi : 21.ayet)

Kur’an’ın 14 asır önce açıkça haber verdiği, yağmurların yeraltı kaynaklarını oluşturduğu bilgisi, Avrupa’da 16. yüzyılda ortaya konuyor ve ancak o tarihte Aristo’ya itiraz edilebiliyordu.

 

  • Tüm bu bilgilerden sonra Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu kabul edilmezse Kur’an’ın vermiş olduğu bu haberin doğruluğunu ne ile izah edebilir?
  • Onlarca dâhi filozofun keşfedemediği bu ekolojik bilgi 14 asır önce okuma-yazma bilmeyen bir insan tarafından nasıl keşfedilmiştir?
  • Bu bilgiyi o asırda yaşayan ve okuma yazma dahi bilmeyen bir insanın keşfine dayandırmak ancak  akıldan istifa etmekle mümkündür?

 

O halde Kur’an gökten suyu indiren ve onu topraktaki kaynaklara geçiren ve mucizevi haberi 1400 yıl önce bize haber veren Allah’ın kelamıdır.

Bebeğin rahimdeki üç karanlık devresi

“Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan başka bir yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?” (Zümer Suresi: 6)

Kur’an, bebeğin rahimdeki üç karanlık devresine bu ayet-i kerimesiyle dikkat çekmiş ve insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığını bildirilmiştir.

Türkçeye “üç karanlık içinde” manasıyla çevrilen Arapça  فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ  ifadesi, embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret etmektedir.

Bu bölgeler sırasıyla:

 

  • 1- Batın duvarı karanlığı
  • 2- Rahim duvarı karanlığı
  • 3- Amniyon zarı karanlığıdır.

 

Görüldüğü gibi, bugün modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin ayet-i kerimede bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık bölgede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Ayrıca embriyoloji alanındaki gelişmeler bu bölgelerin de üçer katmandan oluştuğunu göstermiştir.

Ayrıca ayette, insanın anne karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine işaret edilmektedir. Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini de ortaya koymuştur.

Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan Basic Human Embryology (Temel İnsan Embriyolojisi) isimli kaynakta bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:

Rahimdeki hayat 3 evreden oluşur:

Preembriyonik evre (ilk 2,5 hafta).

Embriyonik evre (8. haftanın sonuna kadar).

Ve Fetal evre (8. haftadan doğuma kadar).

Bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir. Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sayesinde elde edilmiştir.

Ancak görüldüğü gibi bu bilgilere de diğer pek çok bilimsel gerçek gibi mucizevî bir biçimde Kur’an ayetlerinde dikkat çekilmiştir.

İnsanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir dönemde, Kur’an’da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgilerin verilmiş olması, elbette Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunun açık bir delildir.

Bu makamda şu söz ne kadar da güzeldir: “Evet bir bilim adamı bin bir zahmetle bir dağa tırmanmaya başlar. Onun zannınca hiç çıkılmamış bir dağdır bu. Tam dağın tepesine gelir, dağın zirvesine ilk ayak basacak olan adam olmak keyfiyle son hamlesini yapıp zirveye çıktığında orada oturan bir ilahiyatçıyı görür.

Ona sorar:  Sen buraya nasıl çıktın?

Ben binler zahmetle ancak ulaşabilmiştim. İlahiyatçı adam tevazu ile cevap verir: Kitabım olan Kur’an basamak oldu. Bir sıçrama ile ulaştım.

Bir çiğnemlik et parçası

Mü’minun suresi 14. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“Sonra o damlacığı, asılıp tutunana dönüştürdük. Sonra asılıp tutunanı bir çiğnemlik et haline getirdik.”  ( Mü’minun suresi 14. ayet-i kerime )

Kur’an bu ayetiyle, insanın anne karnındaki bazı evrelerine işaret etmektedir.

  • Ayet-i kerimede işaret edilen birinci evre, damlacığın yani nutfenin “asılıp tutunana” yani alakaya dönme evresidir.
  • İkinci evre ise, asılıp tutunanın yani alakanın “bir çiğnemlik et” haline dönüşme evresidir.

Bizler bu delilde, ayet-i kerimede geçen “bir çiğnemlik et haline dönüşme” evresini tahlil etmek istiyoruz.

Gerçekten de anne rahmindeki embriyo hem küçük olması, hem de kemiklerin daha ileride oluşacak olmasından ötürü bir çiğnemlik et görünümündedir. Ayrıca ilginçtir ki, embriyo, anne karnında geçirdiği belli bir dönemde üzerinde diş izleri varmış gibi bir şekle sahiptir. Bu sebepten, Kur’an’ın “bir çiğnemlik et” tabiri tam yerinde mucizevî bir ifadedir.

“Bir çiğnemlik et” tabiri Hac suresi 5. ayette, “kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et” şeklinde geçmektedir. Gerçekten de bu aşamada embriyo gözle görülecek kadar belli; ancak detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğundan, Kur’an’ın “kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et” tabiriyle tam bir uyum içindedir.

İnsanın baş, gövde, ayak, iç organlar gibi ayrı vücut bölümlerinden bir kısmı belli olmaya başladığı; bir kısmı ise belli olmadığı için, bu aşamaya “kısmen belirli, kısmen belirsiz” tabirinin kullanılması çok uygundur.

Prof. Dr. Keith L. Moore, Kur’an’da “bir çiğnemlik et” diye bahsedilen dönem hakkında şunları söylemektedir:

“Söz konusu ayetlerin ne demek istediğini bu dönemdeki embriyoyu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. Çünkü embriyo 28 günlükken üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar görünüş olarak aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun plastikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi bıraktık. Ortaya çıkan manzara, incelediğimiz aşamadaki embriyoya olağanüstü derecede benziyor ve Kur’an’ın insan embriyosundan neden bir çiğnemlik et olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu.”

Şimdi, bu delilden çıkan neticeyi tahlil edelim ve şu sorunun cevabını bulmaya çalışalım:

Son yıllarda tıbbın gelişimiyle ancak keşfedilebilen, insan embriyosunun anne karnında, bir evrede aynı çiğnemlik ete benzemesi gerçeğini Kur’an’ın 1400 sene önce haber vermesini nasıl izah edebiliriz ?

İki ihtimalden başka bir ihtimal yoktur.

Ya bu Kur’an, insanı yaratan ve anne rahminde onu bir çiğnemlik et şekline sokan zatın yani Allah’ın kitabıdır.

Ya da okuma-yazma bilmeyen Hz. Muhammed (s.a.v.) bu gerçeği tek başına keşfetmiş ve -hâşâ yüz bin defa hâşâ- bunu kitabında yazmıştır.

Bu ikinci şıkkı kabul etmek hiçbir akıl sahibi için mümkün değildir.

O halde Kur’an insana hayrete düşüren mucizevi ayetlerinin beyanıyla Allah’ın ezeli kelamı,  Hz. Muhammed (s.a.v.) ise onun resulüdür.

Bitkilerde erkeklik ve dişilik

  • “Gökten bir su indirdi ve onunla çeşit çeşit bitkilerden eşler çıkardık.” (Taha Suresi: 53)
  • “Bütün meyvelerden ikişer eş yaratmıştır.”(Rad Suresi: 3)

Kur’an’ın bu ayetleri, bitkilerin eşler halinde yaratılmasından haber vermekte ve ancak asrımızda keşfedilebilen büyük bir hakikate işaret etmektedir. Şöyle ki: Ayet-i kerimelerde geçen “ezvac” ve “zecveyni” kelimelerinin kökü “zevc” kelimesidir. “ezvac” kelimesi, “zevc” kelimesinin çoğulu; “zecveyni” kelimesi de “zevc” kelimesinin ikilidir. “Zevc” kelimesi ise, “eş” anlamına gelmektedir. Bu kelime Türkçemize de geçmiş bir kelimedir.

Bu izahlardan anlıyoruz ki, Kur’an bu ayetleriyle, bitkilerin eşler halinde yaratıldığından haber vermekte ve bitkilerde de dişiliğin ve erkekliğin olduğunu bildirmektedir. Acaba bu konuda bilim adamları ne demektedir? Gerçekten de bitkilerde dişilik ve erkeklik var mıdır? Gelin şimdi, bilim adamlarının sözlerine kulak verelim:

Bitkiler üzerine yapılan incelemelerde bitkilerde de erkekliğin ve dişiliğin olduğu, bu farklı organlar sayesinde bitkilerde üremenin gerçekleştiği anlaşılmıştır. Tohumlu ve çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücreleri vardır. Bu hücreleri, her ikisi de çiçeğin ortasında bulunan erkek organ ile dişi organ üretmektedir. Dişi organın yumurtalık denen şişkince bölümünde küçük ve yuvarlak tohum taslakları, bunların içinde de dişi üreme hücreleri bulunur. Erkek üreme hücreleri ise erkek organın başçık bölümünün ürettiği çiçek tozlarının içinde saklıdır. Çok hafif olan çiçek tozları rüzgârlarla ya da çeşitli hayvanlar aracılığıyla çiçekten çiçeğe taşınırken, içlerinden bir bölümü dişi organın tepeciğine yapışıp kalır. Daha sonra bu çiçek tozu taneciği boyuncuktan aşağıya doğru inerek yumurtalıklardaki tohum taslaklarına ince bir borudan uzanır. Erkek üreme hücresi de bu borudan geçer ve tohum taslağının içindeki dişi üreme hücresiyle birleşir. Erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesiyle tohum taslakları onlardan da tohumlar oluşur. Bu tohumlardan da yeni bitkiler gelişir.

Şimdi şu noktayı düşünelim: Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde biyoloji gelişmiş bir bilim değildi. Bitkilerin üremesi, bu üremedeki dişi ve erkek unsurların rolü bilinmiyordu. Biyoloji ve botanik ilminin gelişmesiyle tohumlu ve çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücrelerinin varlığı anlaşıldı. Botanikçiler bitkilerde cinsiyet ayrımı olduğunu ancak 100 sene evvel keşfedebilmişlerdir.

Peki, insanların botanik ve biyolojiden habersiz olduğu bir dönemde, okuma-yazma bilmeyen bir zat bitkilerde erkeklik ve dişiliğin olduğunu nasıl bildi? Bu sorunun tek bir cevabı olabilir. O da şudur:  O zat bunu kendi başıyla bilmedi; bitkilerden eşler çıkartan Allah’ın bildirmesiyle bildi.  Eğer bu cevap kabul edilmezse, O zatın bilimsel gerçeklerden haber vermesini ve verdiği haberlerin doğru çıkmasını hiçbir şekilde izah edemeyiz.

Bütün ömrünü biyolojiyle ve botanik ilmiyle geçirmiş bilim adamlarının ancak bundan 100 sene önce keşfedebildiği bir gerçeği, bundan 1.400 sene önce yaşamış okuma-yazma bilmeyen bir zatın tek başına keşfetmesini ve bunu bir kitapta yazmasını hiçbir akıl kabul edemez. Bunu kabul edene de akıl sahibi denilemez. Aklın kabul edebileceği tek bir cevap vardır. O da: Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmasıdır.

Bulutların ağırlığı

Burada işleyeceğimiz Kur’an’ın bilimsel mucizesine geçmeden önce sizlere bir soru sormak istiyoruz. Acaba bulutların ağırlığı konusunda herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Eğer bir bilgiye sahip değilseniz, şimdi sizden bulutların ağırlığı hakkında bir tahminde bulunmanızı istiyoruz. Size göre bulutların ağırlığı ne kadardır? Ya da sorumuzu daha basit hale getirelim: Sizce bulutlar ağır mıdır yoksa hafif midir? Herhalde bu soruya verdiğiniz cevap, bulutların son derece hafif olduğudur.

Ancak Kur’an tam 1.400 sene önce, bulutların hiç de bizim gördüğümüz gibi hafif olmadığını ve son derece ağır olduğunu haber vermektedir. Şimdi bu konuyla ilgili bazı ayetlerin mealine bakalım:

“Rahmetinin önünde rüzgârları bir müjde olarak gönderen O’dur. Bunlar ağır bulutları kaldırıp yüklendiğinde onları kurak bir beldeye göndeririz. Sonra onunla su indirir ve o suyla her türlü bitkilerden çıkarırız.” (Araf Suresi 57)

“Size korku ve ümit içinde şimşeği gösteren ve ağır bulutları meydana getiren O’dur.” (Rad Suresi 12)

Gördüğünüz gibi, Kur’an tam 1.400 sene önce, bizim hafif zannettiğimiz bulutların hiç de öyle hafif olmadığını bildirmekte ve bulutlara “ağır bulutlar” demektedir.

Acaba bu konuda bilim adamları ne demektedir? Bulutlar gerçekten de Kur’an’ın haber verdiği gibi ağır mıdır?

Son yıllarda yapılan araştırmalar neticesinde bulutların ağırlığı konusunda çok şaşırtıcı rakamlar elde edilmiştir. Mesela, Kümülonimbüs türü fırtına bulutunda 300.000 ton ağırlığa ulaşan su toplanmaktadır. Evet yanlış duymadınız, 300.000 ton ağırlığında bulutlardan bahsediyoruz…

50 kilometre karelik bir alanı 1 santim kalınlığında kaplayacak kadar düşen yağışın ağırlığı, yarım milyon ton kadardır.

Gökyüzünde 300.000 tonluk bir kütlenin direksiz düşürülmeden durdurulması gerçekten de akılları hayrete düşüren bir durumdur. Bu bilginin Kur’an’da geçmesi ise çok daha ilginçtir.

Şimdi şu noktayı bir düşünelim:

 Kur’an’ın indirildiği dönemde insanların bulutların ağırlıkları ile ilgili bu bilgiye sahip olmaları mümkün değildir. Hatta belki de bu bilgiyi öğreninceye kadar biz de bulutların çok hafif olduğunu zannediyorduk. Ama bulutlar yüzbinlerce ton ağırlığındadır ve bu bilgi Kur’an’da birebir haber verilmektedir.

Bütün bunları duyduktan sonra Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu hakkında nasıl şüphe edilebilir ? Eğer bundan şüphe edilirse, Kur’an’ın vermiş olduğu bu haber ne ile izah edilebilir ?

Hiçbir şekilde izah edilemez. Bulutların ağırlığına dair bilginin Kur’an’da geçmesinin tek bir izahı vardır. O da şudur: Kur’an, bulutlara tonlarca ağırlığında suyu depolayan zatın kitabıdır. O zat ki, bulutları rüzgârlarla kurak beldelere sevk eder ve o beldelere hayat verir. Evet, Kur’an’ı, bulutları yaratan ve tonlar ağırlığında suyuyla onu havada gezdiren zat göndermiştir.

Dağların hareket etmesi

 “Sen dağları görürsün de onları sabit sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler.”(Neml Suresi: 88)

Kur’an-ı Kerim bu ayet-i kerimesiyle, dağların göründükleri gibi sabit olmadıklarını ve sürekli hareket halinde bulundukları bildirmektedir. Acaba dağların sabit olmaması ve bulutlar gibi sürüklenmesi ne anlama gelmektedir? Kur’an’ın 1.400 sene önce haber vermiş olduğu bu hakikat hakkında acaba bilim adamları ne demektedir.

Şimdi bu konuda bilimin ne dediğine bakalım:

İlk olarak 20. yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların Dünya’nın ilk dönemlerinde bir arada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.

Ancak jeologlar, Wegener’in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980’li yıllarda anlayabildiler. Wegener’in 1915 yılında yayınlanan bir makalesinde belirtmiş olduğu gibi; yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bağlıydılar ve Pangaea ismi verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu’nda bulunuyordu. Pangaea’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.

20. yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen yer kabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır: Yer kabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km. kalınlığındaki Dünya yüzeyi “tabaka” adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır. “Tabaka tektoniği” adı verilen teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak Dünya üzerinde hareket ederler. Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm. civarında olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin, Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir.

Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur:

 Allah-u Teâlâ dağların hareketini ayette “sürüklenme” olarak ifade etmiştir. Çok ilginçtir ki, bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de “continental drift” yani “kıtasal sürüklenme”dir. Kur’an’ın ifadesiyle, bilim adamlarının kıtaların hareketine verdikleri isim aynıdır. Kur’an da bilim adamları da bu olaya “sürüklenme” ismini vermişlerdir.

Şimdi anlattığımız bu bilimsel mucizeyi tahlil edelim:

Kıtaların kayması Kur’an’ın indirildiği dönemde gözlemlenemeyecek bir bilgidir ve bir beşerin tek başına bu bilgiye sahip olması mümkün değildir. Bu bilgi 20. Yüzyılın başlarında ancak keşfedilmiş bir bilgidir.

İşte bu sebeple, Allah-u Teâlâ ayet-i kerimede “Sen dağları görürsün de onları sabit sanırsın” ifadesini kullanmış ve insanların bu konuyu ne şekilde değerlendireceklerini önceden bildirmiştir. Ancak bunun ardından da bir gerçeği açıklamış ve dağların bulutların sürüklendikleri gibi sürüklendiklerini haber vermiştir. Yani kıtaların hareketine ve kıtalarla birlikte dağların da hareket ettiğine dikkat çekmiştir.

Görüldüğü gibi, ayet-i kerimede, dağların bulunduğu tabakanın hareketliliğine açıkça dikkat çekilmiştir. Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, Kur’an’da haber veriliyor olması şüphesiz büyük bir mucizedir. Ve bu, Kur’an’ın Allah’ın sözü ve bunu haber veren zatın da Allah’ın elçisi olduğunun çok açık bir delilidir. Bunu inkâr edenler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in 1.400 sene önce bu bilgiye nasıl sahip olduğunu açıklamak zorundadırlar.

Demirdeki sır

Demir, Kur’an’da kendisine dikkat çekilen elementlerden biridir. Hatta bir sureye “Hadid” ismi verilmiştir ki, “demir” manasına gelmektedir.

Hadid suresinin 25. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuştur:

“Biz demiri indirdik ki, onda çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar vardır.” (Hadid Suresi 25)

Ayet-i kerimede, demirin oluşumu için kullanılan “enzelna” tabiri, “Biz indirdik” manasına gelmektedir.

 Hâlbuki bizim bildiğimiz şey, demirin yer altından çıkarılmasıdır. Yani bize göre, “Demiri indirdik.” yerine “Demiri çıkarttık.” denilmeliydi. Ancak durum hiç de öyle değildir. Ayet-i kerimedeki “indirdik” tabiriyle çok önemli bir bilimsel mucizeye dikkat çekilmiştir.

Şöyle ki:

 Demir madeninin oluşabilmesi için bir sıcaklığa ihtiyaç vardır. İhtiyaç duyulan bu sıcaklık, Dünya’da olmadığı gibi Güneş’te de mevcut değildir. Güneş’in 6000 santigratlık bir yüzey ısısı ve 15 milyon santigratlık bir çekirdek ısısı vardır. Bu ise demirin oluşumu için yeterli bir sıcaklık değildir. Demir ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz hale gelir ve patlar. Demirin uzaya dağılması da işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur. Bütün astronomik bulgular, Dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.

Sadece Dünya’daki demir de değil, tüm Güneş Sistemi’ndeki demir, dış uzaydan elde edilmiştir. Çünkü ifade ettiğimiz gibi, Güneş’in sıcaklığı demir elementinin meydana gelmesi için yeterli değildir. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere, demir madeni dünyada oluşmamış, Süpernovalardan taşınarak, aynı ayet-i kerimede bildirildiği şekilde indirilmiştir.

  1. Bu bilginin Kur’an’ın indirilmiş olduğu asırda yani bundan 1400 sene önce bilinmesi mümkün değildir. Madem mümkün değildir, o halde bu bilginin Kur’an’da var olması ne ile izah edilebilir?
  2. Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmasından başka bir izah var mıdır?

Ayrıca ayet-i kerimede demirin insanlar için çok faydaları olduğundan bahsedilmektedir. Hâlbuki bu ayet-i kerimenin indiği dönemde insanlar demirden sadece kılıç yapıyorlardı ve demirin başka faydalarını bilmiyorlardı. Buna rağmen Kur’an, “onda insanlar için çok faydalar vardır.” buyuruyordu.

Şimdi gelin, demir ile ilgili son bilimsel verilere bakalım:

Demir atomu olmaksızın evrende karbona bağlı yaşam olması mümkün değildir.Yani süpernovalar olmaz, Dünya’nın ilk dönemlerinde ısınması gerçekleşmez, atmosfer ya da hidrosfer olmaz, koruyucu manyetik alan olmaz, Van Allen radyasyon kuşakları oluşmaz, Ozon tabakası olmaz, insan kanındaki hemoglobini meydana getirecek hiçbir metal bulunmaz, oksijenin reaktifliğini yatıştıracak metal oluşmaz ve oksidasyona dayanan bir metabolizma meydana gelmezdi. Demir atomunun önemi, herhalde bu açıklamalarla kolayca anlaşılmıştır.

İşte Kur’an’da özellikle demire dikkat çekilmesi ve “Onda insanlar için çok faydalar vardır.” buyrulması son derece manidar ve son derece hikmetlidir.

Tüm bunların yanı sıra mezkûr ayet-i kerimede bir sır daha vardır.

O sır da şudur: Demirden bahseden ayet-i kerime, Hadid suresinin 25. ayetidir. Bu ayet-i kerime oldukça ilginç iki matematiksel şifreyi içermektedir.

Şöyle ki:

Hadid suresi, Kur’an’ın 57. suresidir. Surenin ismi, lâmı tarifle söylendiğinde “El-hadid” şeklinde olur ki, bu kelimenin Arapçadaki sayısal değeri, yani ebcedi hesaplandığında karşımıza çıkan rakam 57’dir. Bu, surenin Kur’an’daki sırasıyla aynıdır. Hadid suresi, Kur’an’ın 57. suresidir.  Eğer lâmı tarifli değil de kelimeyi nekra olarak alırsak, yani sadece “hadid” kelimesinin sayısal değerine baksak, bu da 26’dır. 26 sayısı ise demirin atom numarasıdır.  Yani “El-hadid” olarak baktığımızda sayısal değeri 57 oluyor. Bu, Hadid suresinin Kur’an’daki sıra numarasıdır. “Hadid” olarak baktığımızda ise sayısal değeri 26 oluyor. Bu da demir atomunun numarasıdır.

Şimdi insaf ile düşünelim:

 1400 sene evvel, bilimin ve tekniğin isminin bile olmadığı bir asırda, çölde yaşayan ve okuma-yazma bilmeyen bir beşerin, demirin gökten indirildiğini ve onda çok faydaların olduğunu bilmesi; ve bunu bir kitaba yazdırırken de belirttiğimiz rakamsal uygunlukları gözetmesi hiç mümkün müdür?  Hangi akıl sahibi bunu kabul eder? Ve bunu kabul edene akıllı denilir mi?

Hal böyle iken Kur’an’a beşer kelamı demek, Dünya’yı aydınlatan Güneş’e gözünü kapamak gibi bir hezeyandır. Gözünü kapayan sadece kendine gece yapar.  Bizi gecede bırakmayan ve Kur’an’ın nuruyla gecemizi gündüz yapan Rabbimize sonsuz hamdü sena olsun!

Uykuda kulakların aktif olması

Kur’an’da zikri geçen Ashab-ı Kehf kıssası birçok bilimsel mucizeye işaret etmektedir. Bizler bu delilde bu bilimsel mucizelerden birini beyan etmek istiyoruz.

Kehf suresi 11. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“Bunun üzerine mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik).” (Kehf Suresi: 11)

Bu ayet-i kerimede çok ilginç bilimsel bir gerçeğe işaret edilmektedir. Şöyle ki: Ayette geçen “vurduk” ifadesinin Arapçası “darabe” fiilidir. Arapçada bu fiil, mecazi olarak “Onları uyuttuk.” anlamını taşımaktadır. Ancak “darabe” fiili kulakla beraber kullanıldığında yani “kulağa vurmak” denildiğinde, “kulağın duymasının engellenmesi” anlamı taşımaktadır.

Bu izahtan sonra ayet-i kerimeye bir daha dikkat edelim: Allah-u Teâlâ, Ashab-ı Kehf hakkında, “Biz onları uyuttuk.” diyebilirdi. Ancak böyle buyurmayıp, “Biz onların kulaklarına vurduk.” buyurmuştur. İşte “uyuttuk” ifadesi yerine “kulaklarına vurduk” tabirinin tercihi çok ilginç bir bilimsel gerçeğe işaret etmek içindir.

Bilim adamlarının keşiflerine göre, insan uyurken aktif olan tek duyu organı kulaktır. Uyanmak için saatin alarmına ihtiyaç duymamızın sebebi de budur. Diğer duyu organları uyku esnasında aktif değildir. Dolayısıyla Allah-u Teâlâ’nın Ashab-ı Kehf ile ilgili olarak kullandığı “kulaklarına vurduk” ifadesinin hikmeti, söz konusu gençlerin işitme duyularının kapatıldığına ve bu yüzden uzun yıllar uyanmadan uykuda kaldıklarına işarettir. Demek, “kulaklarına vurduk“ tabirinin özellikle vurgulanmasıyla kulakların uykuda aktif olduğu bilimsel gerçeğine dikkat çekilmek istenmiştir.

Gördüğümüz gibi, Kur’an’ın her kelimesi hikmet doludur. Bazen bir kelimesiyle büyük bir hakikate kapı açar. Ve her kelimesiyle, Allah’ın kelamı olduğunu ispat eder.

Uykuda hareket etmenin önemi

Kur’an’da bahsi geçen Ashab-ı Kehf kıssası birçok bilimsel gerçeğe işaret etmektedir. Bu bilimsel gerçeklerden bir kısmını diğer videolarımızda işlemiştik. Bu videoda bu kıssanın, uykuda hareket etmenin önemine dair işaretini inceleyeceğiz.

Kehf suresi 18. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

Sen onları uyanık sanırsın, hâlbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağ ve sol yana çeviriyorduk. (Kehf Suresi: 18)

Bu ayet-i kerime, üç asır uykuda kaldıkları bildirilen Ashab-ı Kehf’den bahsetmekte ve Allah-u Teâlâ’nın onların bedenlerini sağ ve sol yanlarına çevirdiğini bildirmektedir.

 

  1. Acaba “sağa ve sola çevirmek” ifadesinin ne önemi vardır ki, ayet-i kerimede bu detaydan bahsedilmiştir?
  2. Herhalde bu ifadenin bir önemi olmalıdır; zira önemsiz hiçbir şeyin içine giremediği Kur’an’ın içine girmiş…
  3. Peki, uykuda sağa ve sola dönmenin hikmeti nedir?

 

Uykuda sağ ve sol tarafa çevrilmenin hikmeti çok yakın bir tarihte keşfedilmiştir. Uzun süre aynı yatış pozisyonunda kalan insanlar ciddi sağlık problemleri ile karşılaşırlar. Kan dolaşımında komplikasyonlar meydana gelmesi, deride yaraların oluşması, yatılan yüzeye temas eden bölgelerde kanın pıhtılaşması gibi… Uzun süre aynı pozisyonda yatıldığında meydana gelen yatak yaralarına “basınç yaraları” denir. Çünkü çok uzun süre aynı pozisyonda yatıldığında, vücudun belli bir bölgesine uygulanan sürekli basınç, kan damarlarının sıkışıp kapanmasına neden olabilir. Bunun sonucu olarak kan yoluyla taşınan oksijen ve diğer besinler deriye ulaşamaz ve deri ölmeye başlar. Bu durum vücutta yaraların oluşmasına sebep olur. Eğer bu yaralar tedavi edilmezse derinin katmanları, yağ ve kas dokuları da ölebilir. Hatta hayati tehlikeye sebep olabilirler. Bu nedenle deri üzerindeki basıncı azaltmak için her 15 dakikada bir pozisyon değiştirmek en sağlıklısıdır. Kendi kendine hareket edemeyen felçli hastalar da bu nedenle özel bir bakıma tabi tutulurlar ve her 2 saatte bir başkasının yardımıyla hareket ettirilirler.

Herhalde bilim adamlarının yaptığı bu izahlardan sonra, ayet-i kerimede geçen “Biz onları sağ ve sol yana çeviriyorduk“ ifadesinin hikmeti çok daha iyi anlaşılmaktadır. Evet bu ifade, ancak asrımızda keşfedilebilen bilimsel bir gerçeğe işaret etmektedir.

 

  • İşte Kur’an öyle bir kitaptır ki, her kelimesinde bir çok gayeler ve her ayetinde bir çok hikmetler vardır. Her ilim erbabı, fennine ait birçok meseleyi onda bulur, ondan ders alır.
  • Elbette böyle bütün ilimlerin hülasalarını toplayan bir kitap, bundan 1400 sene önce yaşamış ve okuma-yazma bilmeyen bir beşerin eseri olamaz.
  • Bu kitap, ancak ve ancak bütün âlemleri yaratan ve ilmi her şeyi kuşatan zatın kitabıdır. Hz. Muhammed (s.a.v) de o zatın resulü ve peygamberidir.

 

Yağmurun oluşumu

Yağmurun nasıl oluştuğu uzun süre insanlar için bir sırdı. Ancak hava radarlarının keşfedilmesinden sonra, yağmurun hangi evrelerden geçerek oluştuğu kesinlik kazandı.

Buna göre, yağmur üç evreden geçerek oluşur:

Önce rüzgâr yoluyla yağmurun “hammaddesi” havalanır. Ardından bulutlar meydana gelir ve en son olarak da yağmur damlacıkları ortaya çıkar.

Kur’an’da yağmurun oluşumu ile ilgili aktarılanlarda ise, tam da bu süreçlerden söz edilmektedir. Bir ayette bu oluşum hakkında şöyle bir bilgi verilir:

“Allah, rüzgârları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler.” (Rum Suresi: 48)

Şimdi ayette ifade edilen üç evreyi bilimsel olarak inceleyelim:

  • 1. EVRE

“Allah rüzgârları gönderir…”

Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı sürekli ortaya çıkmakta ve su zerreleri sürekli olarak gökyüzüne fırlamaktadır. Tuzca zengin olan bu zerreler daha sonra rüzgârlarla taşınır ve atmosferde yukarılara doğru yol alırlar. Aerosol adı verilen bu küçük parçacıklar “su tuzağı” adı verilen bir mekanizmayla yine denizlerden yükselen su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulut damlalarını oluştururlar.

  • 2. EVRE

“… böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar…”

Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerrelerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur. Bunların içindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar. Böylece gökyüzü bulutlarla kaplanır.

  • 3. EVRE

“… nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün.”

Tuz kristallerinin ve toz zerreciklerinin etrafında bir araya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşarak yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar, buluttan ayrılarak yağmur biçiminde yere düşmeye başlarlar.

Görüldüğü gibi yağmurun oluşumundaki her aşama, Kur’an ayetlerinde bildirilmektedir. Üstelik bu aşamalar doğru sıralama ile açıklanmıştır.

  1. Yağmurun bu oluşumunu bilimsel bir çalışma ve teknik cihazlar olmadan tespit etmek mümkün müdür? Elbette hayır!
  2. O halde bilimin ve tekniğin olmadığı bir zamanda ümmi bir beşerin verdiği bu haberlerin çağımızdaki bilimsel çalışmalarla doğrulanması ne manaya gelmektedir?

Evet, bu sözün tek bir manası vardır; o zat rüzgârları gönderip bulutları kaldıran sonra ondan yağmuru çıkartan Allah’ın elçisidir. Elindeki kitapta O’nun fermanıdır.

Yağmurun oluşumu ile ilgili olarak başka bir ayette şu bilgiler verilmektedir:

“Görmedin mi ki, Allah bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların arasından akıp çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir.” (Nur Suresi: 43)

Bulut tipleri üzerinde araştırma yapan bilim adamları yağmurun oluşumu ile ilgili şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşmışlardır. Yağmur bulutları belirli bir sistem ve aşamalar dâhilinde oluşmakta ve şekillenmektedir. Yağmur bulutlarından biri olan kümülonimbüs türü bulutların oluşum aşamaları bilimsel olarak tıpkı Kur’an’da haber verildiği gibi şöyledir:

 

  • 1. Aşama; Sürülme: Bulutlar rüzgârlar tarafından bulundukları yerden itilir yani sürülürler.
  • 2. Aşama; Birleşme: Rüzgâr tarafından itilen bu küçük boyuttaki bulutlar (kümülonimbüs) sürüklendikleri yerde birleşip yeni büyük bulutları oluştururlar.
  • 3. Aşama; Yığılma: Küçük bulutlar birleştikten sonra büyük bulutun içindeki yukarı doğru çekiş kuvveti artar. Bulutun merkezindeki yukarı çekiş kuvveti kenarlardaki çekişten daha güçlüdür. Bu yukarı çekişler bulutun gövdesinin dikey olarak büyümesine neden olur. Böylece bulutlar yukarıya doğru genişleyerek üst üste yığılmış olur. Bu, dikey olarak büyümüş bulutun gövdesinin atmosferin daha serin yerlerine doğru uzamasına sebep olur. İşte bu noktada atmosferin serin bölgelerinde bulutta su ve dolu damlaları büyümeye başlar. Bu aşamaların sonucunda, su ve dolu damlaları yukarı çekiş gücünün onları destekleyemeyeceği kadar ağırlaştıkları zaman da bulutlardan yağmur, dolu vs. şeklinde düşmeye başlarlar.

 

Unutmamak gerekir ki meteorologlar bulut oluşumu, yapısı ve fonksiyonu ile ilgili detayları uçak, uydu, bilgisayar ve balon gibi gelişmiş ekipmanlar kullanarak yakın bir zamanda öğrenmişlerdir.

Hâlbuki Kur’an bu haberi ta 1400 sene öncesinden haber vermiştir, hem de meteorologların olmadığı ve insanların bilim ve teknikten mahrum olduğu bir zamanda.

Görülen odur ki, Kur’an bir insan sözü olamaz hele hele okuma yazma bilmeyen bir ümminin sözü hiç olamaz.

Kur’an ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sözüdür ve hiç kuşkusuz o sözleri bize haber veren zat da onun peygamberidir.

Yaratılıştaki çiftler

“Yeryüzünün bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ın şanı ne yücedir!” (Yasin Suresi 36)

Bu ayet-i kerimede geçen “ezvac” kelimesi “zevc” kelimesinin çoğuludur ve “çiftler, eşler” manasına gelmektedir. Karı kocanın zevc-zevce diye tanımlanması da bu kelimeye dayanmaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime, benzerler içindeki zıtları ve bu şekilde eş oluşları ifade etmektedir. Ayet-i kerimede geçen “eşler halinde yaratılışa” 3 örnek verilmektedir.

 

  • 1. örnek, toprağın çıkardığı eşlerdir. Toprağın çıkardığı eşler deyince akla ilk gelen bitkilerdeki dişilik ve erkeklik özelliğidir. Bitkilerdeki dişilik ve erkekliği başka bir çalışmada işlediğimizden bu bahse girmiyoruz.
  • 2. örnek, kendi nefislerinden yaratılan eşlerdir. Kendi nefislerindeki eşler deyince akla ilk gelen insanların dişi ve erkek şeklinde yaratılışlarıdır.
  • 3. örnek de bilmediğimiz şeylerden yaratılan eşlerdir. Acaba “bilmediğimiz şeylerden yaratılan eşler” ifadesiyle kastedilen mana nedir?

 

Evren’deki eşli yaratılışların birçoğundan Kur’an’ın indiği dönemde insanların haberi yoktu. Erkeklik-dişilik, çift kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen “bilmedikleri nice şeylerden” ifadesi daha geniş bir anlam içermektedir.

Nitekim günümüzde ayetin işaret ettiği anlamlardan biri ile karşılaşmaktayız. Atom üzerindeki çalışmalar ilerledikçe var olan parçacıkların sırf protonlardan, nötronlardan ve elektronlardan oluşmadığı, atomun sandığımızdan da kompleks, daha hassas ve daha mükemmel bir yapısı olduğu anlaşılmıştır. Atomun en küçük parçaları için bile eşler halinde yaratılış hüküm sürmektedir. Protona karşı, eşi antiproton; elektrona karşı, eşi pozitron; nötrona karşı, eşi antinötron vardır.

Maddenin eşler halinde yaratılışı fiziğin en önemli keşiflerinden biridir. İngiliz bilim adamı Paul Dirac bu konudaki çalışmalarından ötürü 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü almıştır. Dirac’ın buluşu “Parite” adıyla bilinir ve maddenin anti-madde denilen bir eşi olduğu bu buluşla ortaya konulur.Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin, maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür. Bu gerçek bilimsel bir kaynakta şöyle ifade edilmektedir: Her parçacığın zıt yükte bir anti-parçacığı vardır. Kararsızlık ilişkisi bize bu çiftlerin varoluşu ve yok oluşunun her yerde ve her zaman aynı anda oluştuğunu göstermektedir.

Gördüğümüz gibi, Kur’an’ın “Bilmedikleri nice şeylerden eşler yarattık.” ifadesi ne kadar hikmetli ve ne kadar sırlıdır.

 Üstad Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi, “Âlem ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor.” Yani zamanın ilerlemesiyle gelişen bilim sayesinde Kur’an’ın birçok sırları ortaya çıkıyor ve adeta Kur’an gençleşiyor. Bakalım, bilmediğimiz şeylerden daha nice çiftler keşfedilecek ve bilim Kur’an’ın karşısında secde edecek!

Parmak uçlarındaki kimlik

Kıyamet Suresi 3- 4. ayetlerde şöyle buyrulmuştur:

“İnsan, kendisinin kemiklerini asla bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor? Evet, bir araya getiririz. Parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter.” Kıyamet Suresi 3- 4. ayetler

Peygamberimiz (S.a.v.)’in yaşadığı dönemin insanları için parmak uçları önemli bir şey ifade etmezdi.

1856 yılında Genn Ginsen adında bir İngiliz, parmak uçlarındaki çizgilerin her insanda farklı olduğunu keşfetti. 1856 yılına kadar insanlar parmak ucunun önemli özelliğinden haberdar değillerdi.Tarih boyunca yaşamış tüm insanların parmak ucunun farklı olduğunun anlaşılmasıyla, parmak ucunun adeta bir kimlik kartı olduğunun farkına varıldı.

Daha sonra bu bilgi polis örgütlerince suçluların yakalanmasında veya tanınmayacak duruma gelmiş ölülerin tespit edilmesinde kullanılmaya başlandı. Parmak ucu öyle bir kimlik kartıdır ki aynı yumurta ikizlerinde bile farklıdır. Bu kimlik kartı asla sahtekârlık kabul etmez. Elimizi değdirdiğimiz birçok eşyaya sahtekârlık kabul etmeyecek şekilde imzamızı atar. Hiç kimse de bu imzamızı taklit edemez. Bu mührümüzün ne taklidi, ne de inkârı söz konusudur. Ömür boyu bu mührü hiç kaybetmeden yanımızda taşırız.

Üst deri yanmalarından ve yaralanmalardan, yaşlanarak vücudumuzun şekil değiştirmesine kadar tüm etkenler mührümüzün orijinalliğini bozmaz.

İki santimetrekarelik bir alanda milyarlarca değişik deseni, silinmez çizgiler halinde bir mühür gibi işleyen Yaratıcımız ne kadar da büyük bir kudrete sahiptir.

Kur’an’ın indiği dönemde parmak ucu, önemsiz bir detay konumundaydı. Ahirette insanı yeniden yaratacak olan Allah’ın, parmak ucunun rast gele bir nokta değil, insanda önemli bir detay olduğuna işaret etmesi Kur’an’ın bir mucizesidir.

Bu ayetin temel işaretlerinden biri parmak uçlarımızdaki izlerin özelliğidir. Ve ayetin diğer bir işareti de vücudumuzun her yerinde olduğu gibi, parmak uçlarımızda da vücudumuzun tüm özelliklerinin kodlu olmasıdır.

Böylece vücudumuzun parmak ucu gibi önemsiz gözüken bir noktasından tüm vücudumuzun yeniden yaratılabileceğine de işaret edilmektedir.

Parmak ucunun burada örnek verilmesinin sebebi, parmak ucunun, vücudun geri kalan birçok bölümüne göre daha basit ve değersiz kabul edilmesidir. İnsanın en basit görünen parmak ucu bile içindeki DNA’sıyla aslında öyle bir bilgi bankasıdır ki, insanın sırf bu noktası alınarak bile tüm vücudu yeniden yaratılabilir. Ayete bir daha bakalım:

“İnsan, kendisinin kemiklerini asla bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor? Evet bir araya getiririz. Parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter.”

Bu ayette Allah-u Teala, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğuna, parmakları düzenleme fiilini delil getirmiştir. Demek parmak uçlarını düzenlemek, son derece kudret isteyen bir fiildir. Bu zor fiil de olsa olsa, birkaç santimetrelik bir alanda milyarlarca değişik şekiller yaratmaktır. Demek parmak ucu sıradan bir şey değildir ve mucizevî bir yapıya sahiptir.

Öyleyse onun bu mucizevî yapısına asırlar önce, bilim ve tekniğin olmadığı bir zamanda işaret eden Kur’an Allah’ın kelamıdır.

Geri döndüren gök

“Geri döndüren göğe yemin olsun…” (Tarık Suresi: 11)

Tarık suresinin 11. ayet-i kerimesi böyle demektedir: “Geri döndüren göğe yemin olsun…”

Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimede gökyüzüne yemin etmiş ve onun “geri döndürme ve geri çevirme” özelliğine dikkat çekmiştir. Acaba gökyüzünün geri döndürme özelliği ne manaya gelmektedir. Dilerseniz bu ifadenin ne manaya geldiğini bilim adamlarının beyanlarından öğrenelim:

 

  • Bilindiği gibi Dünya’yı çevreleyen atmosfer pek çok katmandan oluşmaktadır. Her katmanın, canlıların yararına yönelik önemli pekçok görevleri vardır. Atmosfer incelendiğinde her tabakanın kendisine ulaşan madde ya da ışınları uzaya ya da yeryüzüne geri döndürme özelliklerinin olduğu anlaşılmıştır. Burada atmosfer katmanlarının geri döndürme özelliğini birkaç örnekle inceleyelim.
  • Örneğin 13 ile 15 km. yükseklikteki Troposfer tabakası, yeryüzünden yükselen su buharının yoğunlaşıp yağış olarak yere geri dönmesini sağlar.
  • 25 km. yükseklikteki Stratosferin alt tabakası olan Ozonosfer, uzaydan gelen radyasyon ve zararlı ültraviyole ışınlarını yansıtarak, yeryüzüne ulaşamadan uzaya geri dönmelerini sağlar.
  • İyonosfer tabakası yeryüzünden yayınlanan radyo dalgalarını bir uydu gibi yeryüzünün farklı bölgelerine geri yansıtarak, telsiz konuşmalarının, radyo ve televizyon yayınlarının uzak mesafelerden izlenebilmesini sağlar.
  • Manyetosfer tabakası ise, Güneş’ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları, yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür.

 

Şimdi şu soruyu soruyoruz:

  1. Gökyüzü tabakalarının henüz yakın bir geçmişte keşfedilen bu özelliklerinin 1400 sene önce nazil olan Kur’an’da belirtilmesi ne anlama gelmektedir?
  2. Bu, Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğundan başka bir şey ile izah edilebilir mi?

Öyle ya, gökyüzünün “geri çevirme” özelliği bu asırda daha yeni keşfedilmiştir. Bu bilgiye bundan 1.400 sene önce yaşamış bir beşerin, hem de okuma-yazma bilmeyen bir beşerin sahip olduğunu hiçbir akıl sahibi kabul etmez.Eğer Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu kabul edilmezse, 1400 sene evvel yaşamış bir beşerin elektro teleskoplarla gökyüzünü incelediğini ve bu bilgilere kendi başıyla ulaştığını kabul etmemiz lazım gelir.

Bunu kabul edene ise akıllı ve insan denilemez.

İnsandaki organların gelişim sırası

“O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa yaratandır; ne de az şükrediyorsunuz. (Mü’minun Suresi: 78)

Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi: 78)

De ki: “Düşündünüz mü hiç; Eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilah kimdir?” (En’am Suresi: 46)

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi: 2)

Yukarıdaki ayetlerde Allah’ın insana bahşettiği bir takım duyulardan bahsedilmektedir. Dikkat edilirse, Kur’an’da bu duyulardan hep belli bir sıra ile bahsedilmektedir:

Duyma, görme, hissetme ve anlama.

Embriyolog Dr. Keith Moore, embriyonun gelişim sürecinde iç kulakların ilk halinin belirmesinden sonra gözün oluşmaya başladığını ifade etmektedir. Hissetme ve anlama merkezi olan bey-nin ise, kulak ve gözün ardından gelişimine başladığını söylemektedir.

Anne karnındaki çocuk fetus halindeyken, hamileliğin yirmi ikinci günü gibi erken bir dönemde kulaklar gelişir ve hamileliğin dördüncü ayında kulak tam olarak fonksiyonel hale gelir. Fetus bundan sonra annenin karnındaki sesleri duyabilir. Dolayısıyla yeni doğan bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan önce oluşur.

Kur’an ayetlerindeki öncelik sırası bu bakımdan mucizevîdir. Yaşamak için görmek, işitmekten daha önemli iken, ayetlerde sıralanış olarak her zaman işitmenin, görmekten daha önce zikredilmesinin hikmeti herhalde bu olmalıdır.

Bu ayet bize bebeğe takılan cihazların sırasını öğretmekle, ayetlerin dizilişinde bile bir intizam olduğunu göstermektedir.

Yarılan yeryüzü

“Yarılan yere yemin olsun ki” (Tarık Suresi: 11-12)

Yukarıdaki ayette geçen Arapça “sad’a” kelimesi Türkçede “çatlama, yarılma, ayrılma” anlamlarına gelmektedir. Allah’ın yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kur’an’ın diğer bilimsel mucizelerinde olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir.

1945-46 yıllarında, bilim adamları mineral kaynaklarını araştırmak için ilk kez deniz ve okyanusların diplerine indiler. Araştırmalarında dikkati çeken en önemli noktalardan biri dünyanın kırıklı yapısı oldu. Dünyanın dış yüzeyindeki kayalık tabaka; kuzey-güney ve doğu-batı doğrultulu olup, on binlerce kilometre uzunluğunda çok sayıda geniş çatlak (fay) ile yarılmıştı. Ayrıca bilim adamları 100-150 km derinde, denizlerin ve okyanusların altında erimiş magmanın bulunduğunu fark ettiler. İşte bu kırık ve çatlaklar nedeniyle, denizlerin ortasında yer alan dağlardan dışarı lavlar akar. Yeryüzünün bu kırıklı yapısı sayesinde, önemli miktarda ısı dışarı atılır ve erimiş kayaların büyük bir kısmı okyanuslardaki tepeleri oluşturur. Eğer yeryüzünün, kabuğundan yüksek miktarda ısının dışarı çıkmasına olanak veren bu yapısı olmasaydı, dünya üzerinde hayat imkânsız olurdu.

Kuşkusuz tespit edilmesi böylesine teknoloji gerektiren bir bilginin, 1400 sene evvel haber verilmiş olması Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğundan başka hiçbir şeyle izah edilemez.

Kemiklerin oluşumu ve etle kaplanmaları

Müminun Suresi 14. ayette şöyle buyrulmuştur:

“Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik.”Müminun Suresi 14. ayet

Tercümede geçen “bir çiğnemlik et” ifadesi, arapça “mudga” kelimesinin karşılığıdır. Kemiğe giydirilen et vurgulanırken geçen “et” ifadesi ise ayette “lahm” kelimesi ile anlatılır. Bu deyim “taptaze et” gibi eti vurgular. Bu ayrımın altını çizmekte fayda vardır. Zira embriyo başlangıçta kemiksiz bir çiğnemlik et formundadır. Embriyodaki kıkırdak doku, ayette söylendiği gibi sonradan kemikleşmeye başlar. Yine aynen ayetin söylediği gibi kemikleşme başladıktan daha sonra kas etleri oluşarak kemikleri sarar. Ayette geçen “lahm” kelimesi kas etleri için kullanılmaktadır.

Kur’an’da 1400 yıl önce haber verilen bu oluşum sırasından bilim çok yakın döneme dek habersizdi. Bu dönemde kemiklerin ve kasların beraber oluştuğu düşünülüyordu. Gelişmiş mikroskoplar ve anne karnının içine giren mikro kameralar, Kur’an’ın haklılığını bir kez daha göstermiş ve Kur’an’ın 1400 sene evvel verdiği haberi tasdik etmişlerdir.

Netice olarak: Her bir haberi, ilgili fennin araştırmasıyla tasdik edilmiş bu kitap Allah’ın Ezeli kelamıdır.

Dünyanın yuvarlak oluşu

Dünya’nın şekli konusunda insanlar asırlar boyu ciddi çelişkilere düşmüşler ve çokları onun bir tepsi gibi düz olduğu fikrini savunmuşlardı. Son birkaç yüzyılda yapılan mantıksal ve matematiksel açıklamalarla Dünya’nın yuvarlak olduğu tespit edilmiştir. Ve artık teknoloji gelişip de insanlık uzaya ve aya çıktıklarında Dünya’nın yuvarlak olduğu görsel olarak da ispatlanmıştır. Oysa ki Kur’an asırlar önce bu gerçeğe mucizevî bir şekilde işaret ediyordu.

“Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor.” (Zümer Suresi 5)

Bu ayet-i kerimede “sarıyor” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “kevvera”dır. Bu kelime Türkçeye de geçen “küre” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Bu fiil Arapçada yaygın olarak “başa sarık sarmayı” ifade etmek için kullanıldığı gibi, “yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmak” için de kullanılır.

Baş gibi küremsi bir yapının etrafına sarığın sarılması için kullanılan bu fiil, gecenin gündüzün üzerine sarılmasını ifade etmek için de kullanılmıştır. Ayette “gecenin gündüzün etrafına sarılması” ifade edilirken aynı zamanda “gündüzün de gecenin üzerine sarıldığı” ifade edilmektedir. Gece ile gündüzün oluşma sebebi ise Dünya’nın küremsi yapısıdır. Bu da ancak ve ancak Dünya’nın yuvarlak olması durumunda bu ayette ifade edilen fiil ile gerçekleşebilir.

Dünyanın yuvarlaklığına işaret eden başka bir ayette ise şöyle buyrulmuştur: “Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi.” (Naziat Suresi: 30)

Bu ayette, “serip döşedi” olarak çevrilen kelime “deha” kelimesidir. “Deha” kelimesi, yaymak anlamına gelen “dahv” kökündendir. Dahv kelimesi, döşemek, düzeltmek anlamlarına gelse de taşıdığı anlam bakımından basit bir döşeme fiili değildir. Çünkü bu kelime de, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek fiillerini tarif etmek için kullanılmaktadır.

“Dahv” kelimesinden türeyen diğer kelimelerde de yuvarlaklık anlamı mevcuttur. Örneğin çocukların topu yerdeki bir çukura düşürmeleri, taş atıp çukura düşürme yarışları, cevizle oynanan oyunlar hepsi “dahv” kelimesiyle ifade edilmektedir. Devekuşunun yuva yapmasına, yatacağı yerdeki taşları temizlemesine, yumurtladığı yere ve yumurtasına da bu köklerden türemiş kelimeler kullanılır.

Dünya’nın şekli de bir yumurtayı andırır şekilde yuvarlaktır. Dünya’nın kutuplardan basık küresel şekli, geoit olarak ifade edilmektedir. Bu bakımdan ayette “deha” kelimesinin kullanılması, Allah’ın Dünya hakkında verdiği önemli bir bilgiyi içermektedir.

Bu izahlardan anlaşıldı ki, Kur’an, Dünya’nın yuvarlaklığından haber veriyor. Ancak açıkça haber vermeyip, sadece işaretle yetiniyor ki, Dünya’nın yuvarlaklığını anlayamayan asırlar, Kur’an’ın haberleri hakkında şüpheye düşmesin ve Kur’an’a itiraz etmesin.

Acaba, okuma-yazma bilmeyen bir beşerin bundan 1400 sene önce, Dünya’nın yuvarlaklığını tek başına keşfetmesi mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. O halde bu haber, bir beşerin sözü olamaz. Olsa olsa bu haber, Dünya’yı yaratan ve ona küremsi şekli veren Allah’ın sözü olabilir. İnandık ve iman ettik!

Gökyüzü korunmuştur

“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise ayetlerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya 32)

Kur’an bu ayet-i kerimesiyle gökyüzünün korunmuş bir tavan olduğundan bahsetmektedir. Acaba korunmuş tavan olmak, ne manaya gelmektedir. Şimdi bu konuda bilim adamlarının sözlerini dinleyelim:

Atmosfer dünyayı çepeçevre kuşatan, gözle görmediğimiz çeşitli gazlardan oluşmuş, 10 bin km.ye varan kalınlıkta, taştan daha sert bir gaz okyanusudur. Şimdi atmosferin koruyucu özelliklerini maddeler halinde sıralayalım;

1- Meteor ve gök taşlarına karşı koruması:

Uzay’dan dünyamıza her gün irili ufaklı milyonlarca meteor düşmektedir. Atmosferimiz bu meteor bombardımanına karşı şeffaf yapısına rağmen adeta çelikten bir set gibi karşı koymaktadır. Atmosfer’in bu özelliği olmasaydı Dünyada hayat olmazdı. Yeryüzü ise delik deşik olurdu. Bunun bir örneğine uydumuz Ay’a gidildiğinde tanık olunmuştur. Sağanak halinde yağan taşlar Ay yüzeyine çarpmış, irice olanları ise Ay’ın kabuğunun içine de girerek derin çukurlar oluşturmuştur. Meteorlar Atmosfer’deki moleküllere büyük bir hızla çarpmakta, yüksek bir sıcaklık kazanıp buharlaşmakta ve toz parçalarına dönüşerek kaybolmaktadır.

2- Güneşin zararlı ışınlarına karşı koruması:

Atmosfer aynı zamanda Güneş’ten gelen zararlı ışınları da filtre eder. Canlılar için öldürücü etki yapan mor ötesi ışınları tutar. Eğer atmosferin Ozon tabakası olmasaydı, Güneş’ten gelen zararlı ışınlar filtre edilmeyecek ve dünyadaki hayat yok olacaktı. İşte ayet-i kerimede, “korunmuş tavan” ifadesiyle bu korumaya da işaret edilmiş ve bunun Allah’ın varlığına karşı bir ayet ve delil olduğundan bahsedilmiştir.

3- Uzayın dondurucu soğuğuna karşı koruması:

Uzay’daki ısı ortalama –270 derecedir. Dünya’mız Uzay’ın bu dondurucu soğuğundan yine Atmosfer sayesinde korunur. Atmosfer sahip olduğu özellikler sayesinde Güneş’ten gelen enerjinin çabucak gök boşluğuna geri dönmesini engellemektedir. Ayrıca Güneş ışınlarının dağılmasını sağlayarak Güneş’i doğrudan görmeyen ve gölge olan yerlerin de aydınlık olmasını olanaklı kılmaktadır.

 

  • Atmosfer, içerisinde oluşan hava hareketlerine bağlı olarak yeryüzünde sıcaklığın dengeli dağılmasını sağlar. Bu yolla çok ısınan yerlerdeki hava kütleleri, az ısınan yerlere taşınır ve bir denge kurulur. Böylece sürekli ısınan Ekvator ve çevresinde sıcaklıkların aşırı yükselmesi, devamlı sıcaklık kaybına uğrayan kutup çevrelerinin ise aşırı soğuması önlenmiş olur. Kısacası Uzay’ın öldürücü ısıdaki soğuğundan korunmamızdan, Dünya’daki yaşanılabilen ısının sağlanmasına kadar tüm oluşumlar, Allah’ın, Atmosfer’i tüm detaylarıyla mükemmel şekilde yaratması sayesinde mümkün olmuştur.
  • Dünya’yı zararlı etkilerden koruyan yalnızca atmosfer değildir. Atmosferin yanı sıra “Van Allen Kuşakları” denilen ve Dünya’nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka da gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür.
  • Van Allen Kuşakları olmasaydı Dünya’daki hayat mümkün olmayacaktı. Güneş dışındaki yıldızlardan gelen öldürücü kozmik ışınlar, Dünya’nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçememektedir. Söz konusu plazma bulutları Hiroşima’ya atılan atom bombasının 100 milyar katına ulaşan değerlere ulaşabilmektedir.
  • Güneş’ten Dünya’mıza ısı ve ışık dışında, radyasyon ve hızı saniyede 1,5 milyar km.ye varan proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgâr gelir. Fakat Güneş rüzgârları da Dünya’nın 40 bin mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen kuşaklarını geçemez. Bizler, hayatımızı tehdit eden tüm bu tehlikelere karşı hiçbir zarar görmeden yaşamımızı sürdürürüz.
  • Yalnız şunu unutmayalım ki, atmosferin tabakalarından, Van Allen kuşaklarına kadar her şey Allah’ın vazifeli birer memurudur. Hakiki tesir sahibi sadece Allah’tır. Bizi anlatılan tehlikelerden koruyan da onlar değil, bizzat Allah’tır. Onlar sadece Allah’ın kudret ve azametine birer perdedir ve basit bir sebeptir. Anlatılan bütün bilgilere bu nazarla bakmak gerekir.

 

Yeryüzünde hayatın devam edebilmesi için gökyüzünü koruyucu bir tavan yapan Allah-u Teâlâ, “Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık “ayetiyle bu gerçeği bundan tam 1400 yıl önce kitabında haber vermiştir. Evet, bu ayet, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunun ve asla bir insan sözü olamayacağının delillerindendir. Zira asrımızdaki astronomik ve bilimsel çalışmalar ile ancak ortaya çıkan bir gerçek, bundan 1400 sene önce astronomi ve teknolojinin olmadığı bir zamanda yaşamış, okuma-yazma bilmeyen bir insanın keşfi asla olamaz. Buna inanan ve bunu savunana akıllı denemez. Bu bilimsel mucize gibi Kur’an’ın bütün bilimsel mucizeleri tek bir hakikate parmak basmaktadır. O hakikat, Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve sözü olmasıdır.

Toprak ve sudan yaratılma

 

  • “İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık.” (Müminun Suresi: 12)
  • “O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır.” (Secde Suresi: 7)
  • “Sizi topraktan yaratması O’nun delillerindendir.” (Rum Suresi: 20)
  • “Ve O sudan bir insan yarattı ve ona soy sop verdi. Rabbin her şeye gücü yetendir.” (Furkan Suresi: 54)

 

Kur’an, insan yaratılırken kullanılan ham maddelerin toprak ve su olduğunu ortaya koymaktadır. Kur’an, bazen bu ham maddeleri ayrı ayrı vurgulamakta, bazen de insanın çamurdan yaratıldığını söyleyip toprak ve suyun bileşiminden insanın yaratıldığını açıklamaktadır.

İnsanın topraktan yaratılması üzerine çok spekülasyonlar yapılmıştır. Biyoloji ve kimya gibi bilimlerin ilerlemesiyle; hem toprağın, hem de insan vücudunun analitik incelemesi yapıldı. Bu incelemeler sonucunda insan vücudunun içerdiği maddeler ile toprağın içerdiği maddelerin tamamen aynı olduğu anlaşıldı.

Bu maddeler alüminyum, demir, kalsiyum, oksijen, silikon, sodyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, klor, iyot, manganez, kurşun, fosfor, bakır, gümüş, karbon, çinko, kükürt ve azottur.

İnsan vücudunun %65’i oksijen, %18’i karbon, %10’u hidrojen, %3’ü azot, %1,5’u kalsiyum, %1’i fosfor, geri kalanı da diğer elementlerdir.

Yaratılış denilen Allah’ın muhteşem sanatı işte bu cansız, şuursuz atomları belli bir şekilde birleştirip insanı meydana getirmektedir.

Bu maddeler sırf ham madde olarak çok düşük değerlere alıcı bulmaktadır. Oranlarını verdiğimiz temel maddelerin New york Borsasındaki değeri 4,5 dolar’dır. Evet, tam tamına 4,5 Dolar. İşte insanın temel malzemesinin fiyatı… Allah 4,5 dolarlık malzemeden insan mucizesini yaratmaktadır. Görülüyor ki beceri, bu 4,5 dolarlık malzemede değildir. Asıl beceri, böyle basit maddelerden, kâinatın en şerefli mahlûku olan insanı yaratan Allah’ındır.

Toprağın Özü

Müminun Suresi 12. ayette şöyle buyrulmuştur;

“İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık.”Müminun Suresi 12. ayet

Ayette ifade edildiği gibi insan çamurdan oluşan bir özden yaratılmıştır. Allah topraktaki elementleri, çok ince bir şekilde ayarlayarak insanı yaratmıştır.

İnsan vücudunda gerekli her element belli değer aralıklarında var olabilmektedir. Bu değer aralığından sapmalar olduğunda hastalıklar, ölümler ortaya çıkabilir.

Vücutta baştan bu maddeler dengeli bir şekilde dağıtıldıkları gibi, vücut sonradan bu maddeleri dengeli bir şekilde kullanacak, fazlalıkları dışarı atacak biçimde de yaratılmıştır.

İnsan vücudunda yaklaşık 2 kg. kalsiyum vardır. Eğer bu kalsiyum azalırsa bir elmayı ısırmamız dişlerimizin parçalanmasıyla sonuçlanabilir. Vücudumuzun 120 gr kadar potasyuma ihtiyacı var-dır.

Bu maddenin eksikliği kas ağrıları, kramplar, yorgunluk, bağırsak rahatsızlıkları, kalp çarpıntısı olarak kendini gösterir. Çinkoya olan ihtiyacımız ise sadece 23 gr. kadardır. Bu düşük miktarın eksikliği hafıza kaybı, hareket gücünün azalması, koku ve tat alma duyusunun zayıflamasıyla kendini gösterir. 100 mikrogramlık selenyumun eksikliği kas zayıflığı, kalp ve damarlardaki esneme kabiliyetinin bozulmasıyla kendini gösterir.

Tüm bu veriler bize Allah’ın insanı topraktan rasgele yaratmadığını, aynı ayette söylendiği gibi; toprağın içindeki elementleri belli ölçüyle belirleyerek insanı toprağın belli bir özünden yarattığını göstermektedir.

Görüldüğü gibi Kur’an’da hiçbir kelime boşu boşuna geçmemektedir. Ve Kur’an ehli için, içi elmaslarla dolu bir hazinedir.

Yağmurdaki ölçü

Kur’an’da yağmur hakkında verilen bilgide, yağmurun gelişigüzel değil de belli bir ölçü ile indirildiğine dikkat çekilmektedir. Zuhruf Suresinin 11. ayetinde şöyle buyrulur:

“O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi diriltti. (ve her yanına hayat) yaydı. Siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.”Zuhruf Suresinin 11. ayeti

 

  • Yağmurun gökyüzünden bir ölçü ve miktar ile indiği, yine çağımızdaki ilmi araştırmalarla tespit edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 505 trilyon tona ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda Dünya’ya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir denge içinde, “bir ölçüye göre” dönüp durmaktadır.
  • Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkânları kullansa dahi bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştirmesi mümkün değildir.
  • Eğer bu miktarda çok küçük bir değişiklik olsa bile, kısa bir zaman sonra büyük bir ekolojik dengesizlik ortaya çıkacak ve bu da hayatın sonunu getirecektir. Fakat hiçbir zaman böyle olmaz. Yağmur, Kur’an’da bildirildiği gibi, yeryüzüne her sene aynı miktarda inmeye devam eder.
  • Yağmurdaki ölçü sadece miktarında değil, aynı zamanda yağmur damlalarının düşüş hızında da söz konusudur. Yağmur damlası ne kadar büyük olursa olsun, yeryüzüne düşme hızları belli bir limitin üzerine çıkmaz.
  • Nobel ödüllü Alman fizikçi Philipp Lenard, çalışmaları sonucunda; yağmur damlalarının çapları genişledikçe, düşme hızlarının arttığını tespit etmiştir. Ancak düşme hızındaki bu artış, yağmur damlasının çapı 4.5 mm. olana kadar devam etmekteydi. Daha büyük yağmur damlalarında ise, düşme hızları saniyede 8 m.’yi geçmemektedir.
  • Hâlbuki yukarıdan aşağıya doğru bırakılan bir cisim yerçekiminin tesiri altında hızı artarak yere düşer. Fakat yağmur damlaları adeta yerçekimi kanununa meydan okurcasına sabit bir hızla yere düşer. Bu olayın hayati bir hikmeti vardır. Çünkü yer çekimi kanununa uygun olarak birkaç bin metreden yere düşen her damla yere tıpkı bir kurşun hızıyla ulaşacaktı.

 

  1. Acaba yağmur damlalarının kurşun gibi inmesine müsaade etmeyen rahmet sahibi kim ?
  2. Elbette damlanın kendisi olamaz. Yerçekimi kanunu da olamaz Zira ikisi de bizi tanımaz ve bize acımaz. Bu işi biz de yapmadığımıza göre kim yapıyor ?

Ve milyonlarca damla aynı anda yere doğru inerken, rüzgârlarında etkisine rağmen birbirine değmiyorlar. Eğer ki yağmurun bu yağışında bir ölçü ve intizam olmasaydı, yağmur damlaları öyle tane tane değil, bardaktan boşanır gibi inecekti ve yeryüzü bu yağmurların tesiriyle harap olacaktı.

Görüldüğü gibi yağmurun miktarından tutun, damlaların düşüş hızına ve iniş şekline kadar her şeyinde bir ölçünün olduğu asrımızdaki ilmi çalışmalar neticesinde anlaşılmıştır.

Peki, sorumuz şu;

 Asrımızdaki bilim ve teknik ile ancak anlaşılabilen yağmurun indirilişindeki bu hassas ayar, bundan 1400 sene evvel hem de insanların bilim ve teknikten mahrum oldukları bir çağda nasıl haber verilmiş olabilir ?

Evet, eğer ki Kur’an’a Allah kelamı denilmezse o vakit Hz. Muhammed (S.a.v.) in asrımızdaki tüm bu bilim ve tekniğe tek başına sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Hâlbuki bu da mümkün değildir.Zira peygamberimiz dost ve düşmanlarının tasdikiyle ümmidir. Yani okuma yazma bilmezdi. O halde Kur’an’da, yağmurun indirilişi ile ilgili, 1400 sene önce bilinmesi mümkün olmayan bu hassas bilgi onun Allah kelamı olduğunun delilidir.

Dağların görevi

Kur’an’da dağların önemli bir jeolojik işlevine şöyle dikkat çekilmektedir:

“Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık.” (Enbiya Suresi: 31)

Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. Kur’an’ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.

 

  • Eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu düşünülmekteydi. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10–15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark ettiler. Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı’nın 125 km.den fazla kökü vardır.
  • Ayrıca dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir. İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yeraltında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir.
  • Dolayısıyla daha evvel de belirttiğimiz gibi dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar, yeraltına doğru ilerleyen derin bir uzantıları daha vardır. Dünyaca ünlü deniz altı jeologlarından biri olan Profesör Siaveda, dağların yeryüzüne kökler şeklinde saplı olduklarından bahsederken, şöyle bir yorumda bulunmuştur:
  • Kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir. Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır. Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir. Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztesi (isostasi) diye tanımlanır.
  • Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın Yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.” Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir.

 

Kur’an ayetlerinde ise, dağların bu işlevine, “kazık” benzetmesi yapılarak şöyle işaret edilir:

 

  • “Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi: 6-7) “
  • … Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı …“ (Lokman Suresi:10)

 

Şimdi Kur’an güneşine gözlerini ve gönüllerini kapatıp hala Kur’an’a insan sözüdür diyenlere soruyoruz:

  1. Modern jeolojik ve sismik araştırmalar neticesinde ancak keşfedilebilen bilimsel bir gerçeğin bilim ve tekniğin olmadığı bir asırda Kur’an da açıkça ifade edilmesini ne ile izah edeceksiniz?
  2. Dağları dünya ya birer kazık yapan Allah’a iman edip, “bu kitap onun kitabıdır” diye iman mı edeceksiniz?

Yoksa hala bu güneşe gözlerinizi kapatıp kendinizi karanlığa mahkum mu edeceksiniz?

Ölü bir beldeyi canlandıran yağmurlar

Kur’an’da, yağmurun “ölü bir beldeyi diriltme” işlevine birçok ayette dikkat çekilir:

“… Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için.”(Furkan Suresi: 48-49)

Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği vardır.

Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları, ölü toprağı “canlandıracak” bazı maddeler içerirler. Bu “canlandırıcı” özellikli yağmur damlalarına “yüzey gerilim damlaları” adı verilir. Yüzey gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katmanı dedikleri üst kısımda oluşurlar. Milimetrenin onda birinden daha ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonların bozulmasından gelen pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları, deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum gibi elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt ve kurşun gibi ağır metalleri seçip ayırarak, kendi içlerinde toplarlar. Yeryüzündeki tohum ve bitkiler, yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar.

Kur’an’da, bir başka ayette bu olay şöyle bildirilir:

Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; Böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.(Kaf Suresi: 9)

Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi artırmak için kullanılan geleneksel gübrelerin bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum vb.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosellerde bulunan ağır metaller ise, bitkilerin gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri oluştururlar. Kısacası, yağmur önemli bir gübredir. Fakir bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla gelen bu gübrelerle bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için gereken tüm elementleri kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler.

Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, Dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat dengesi bozuacaktı.

 

  1. Şimdi soruyoruz: Bundan 1400 sene evvel yaşamış ümmi bir beşerin, kendi başına, yağmurun zikredilen özelliklerini bilmesi mümkün müdür?
  2. Hatta değil bir beşer, o asrın bütün insanları toplansaydı, yağmurun gübre vazifesini gördüğünü keşfedebilirler miydi?

 

Elbette hayır! Çünkü o asır, bu bilgiye ulaşacak bilim ve teknikten yoksundu.

O halde Kur’an’ın bu mucizevî haberi, bir beşer sözü olmaktan uzaktır.

Bu söz olsa olsa yağmurları yaratan, bir nizam ile onu gökten indiren ve onunla yeryüzünü dirilten Allah’ın sözüdür.

Titreşerek, kabararak canlanan toprak

“…Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bir şeyler bitirir.” (Hac Suresi: 5)

Bu ayette kupkuru toprağın üzerine suyun düşmesiyle oluşan aşamalar anlatılır. Kur’an’ın ifadelerinde anlatılan titreşmenin ve kabarmanın önce sadece edebi ifadeler olduğu sanıldı. Fakat “Brown Titremesi”nin anlaşılmasıyla Kur’an’ın bu noktada da bir mucize gösterdiği anlaşıldı.

Ayette toprağa suyun düşmesiyle oluşan 3 aşamaya dikkat çekilir:

 

  • 1- Toprağın titreşmesi
  • 2- Toprağın kabarması
  • 3- Toprağın çiftler halinde ürünler vermesi

 

1- Toprağın titreşmesi

Birinci aşamada, suyun üzerine düşmesiyle topraktaki parçacıklar, hareket eder. Toprağın üzerine düşen su damlacıkları bir hedef olmaksızın birçok yönde hareket eder. Böylece birçok taraftan suyla çarpışan toprak parçacıkları titreşir gibi hareket ederler. Suyun toprağa düşmesiyle topraktaki farklı moleküller arasında elektrik akımı oluşur. Toprağın parçacıkları iyonlaşır. Elektrik akımının düşüşüyle pozitif iyona, yükselişiyle negatif iyona dönüşüm olur. Suyun toprağa gelişiyle iyonik moleküller titreşir. Botanikçi Robert Brown 1828 yılında toprağın partiküllerinin bu hareketini tespit etti ve adını “Brown Movement” (Brown Titremesi) koydu. Bu hareket, suyun toprağın üzerine düşmesiyle oluşan bir süreçte gerçekleşir.

2- Toprağın kabarması

İkinci aşamada dikkat çekilen olay, suyu emen toprak parçacıklarının hacimce büyümesi, böylece kabarmanın gerçekleşmesidir. Parçacıklar suya doyunca suyun mineral depoları olurlar. Bitkiler ihtiyaçlarını bu depolardan karşılar. Toprağın suyu tutan mükemmel yapısı sayesinde yağmur suları toprağın derinliklerinde kaybolmaz. Böylece bitkilerin, dolayısıyla tüm canlıların yaşaması mümkün olur.

3- Toprağın çiftler halinde ürünler vermesi

Üçüncü aşamada bitkilerin filizlenmesine dikkat çekilir. Ayetin işaret ettiği gibi zevci ve zevcesiyle yani dişiliği ve erkekliğiyle bitkiler yaratılmaya başlanır. Başlangıçta ölü olan toprak, suyun üzerine düşmesiyle başlayan bir sürecin sonunda canlı bitkiyi bağrından çıkarmaktadır.

İşte Kur’an, kısacık bir ayetinin ifadesiyle bütün bu gerçeklere işaret etmektedir.

Acaba hiç mümkün müdür ki, bu bilimsel gerçekleri 1400 sene evvel haber veren zat, Allah’ın peygamberi ve kitabı da Allah’ın kitabı olmasın? Hayır, asla mümkün değil!

Kaynak ve Anahtar Kelimeler İçin Tıklayın

Yeni yorum ekle

Yorumlar

Yandex.Metrica